FORUMiLK
 
Geri git   Forum Ana Sayfa > Kültür & Sanat > Türkiyem

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 05.06.2008, 17:34   #11
Ŧσяυмiℓк - Dєℓi Mσ∂.
 
Üyelik tarihi: 16.03.2007
Nerden: Bilinmiyor...
Mesajlar: 9.536
Tecrübe Puanı: 12 MΣTOBO¥ MΣTOBO¥ MΣTOBO¥
Standart




Zamanımızdan takriben 3200 yıl önce Çanakkale Boğazı yakınlarında ”Troya” isimli bir kent varmış. Bu kentin , barışsever , fakat cesur insanları, kralları, Priamos’un idaresi altında uzun yıllar barış içinde çok mutlu bir hayat sürmüşler.
Birgün , kral Priamos’un karısı Hekabe çok kötü bir rüya gördü. Rüyasında, karnından ateşler çıkmakta ve ateşin dumanı, bütün Troya surlarını sarmaktaydı. Hekabe, bu rüyasını önce kocasına ; daha sonra da bir kahine anlattı. Kahinin yaptığı yorum, hiç de iç açıcı değildi. Ona göre, Hekabe, hamileydi ve doğacak olan çocuk , ilerde Troyalıların başına büyük dertler açacaktı. Onun için bebek doğar doğmaz öldürülmeliydi. Bu kehanete inanan Kral Priamos , çocuk doğduktan sonra bir adamını bebeği öldürmek için görevlendirdi. Savunmasız yeni doğmuş bebeği öldürmeyen Troya’lı onu o zaman ki adı ”İDA” olan ”Kazdağı”na götürüp, bir ormana bıraktı. Nasıl olsa, yabani hayvanlar onu öldürür diye aklından geçirdi. Ama bebeği, yabani hayvanlardan önce bir çoban buldu. Bu çocuk, ilerde gerçekten Troya’lıların başına birçok dertler açacak olan Paris’ti.
O sırada, Tanrıların yaşadığı OLYMPOS dağında , ilginç bir kargaşa cereyan etmekteydi. Kral Peleus ile Deniz Perisi Thetis’in evlenme merasimine kavga ve nifak tanrıçası Eris, huzursuzluk çıkartır gerekçesiyle davet edilmemişti. Bu işe çok gücenen Eris, intikam almaya karar verdi. Üzerinde ”EN GÜZELE” yazılı , altından bir elmayı, şölenin yapıldığı salonun ortasına bırakıverdi. Doğal olarak bütün tanrıçalar, bu elmaya sahip olmak istediklerinden uzun tartışmalar oldu. Sonunda üç büyük tanrıça dışında diğerleri çekildiler. Ama kudret tanrıçası Hera, zeka tanrıçası Palas Athena ve Aşk tanrıçası Afrodit elmaya sahip olmakta ısrar ettiler. Her üçü de tanrı Zeus’a giderek onun, hakemlik yapmasını istediler. Baba tanrı Zeus, onların hiç birini gücendirmek istemediği için diplomatça davranıp, bu işlerden pek anlamadığını söyledi. Asıl amacı ise bu belayı Olympos’tan uzaklaştırmaktı. Onların Olympos’un tadını kaçıracaklarını anladığı için, hakemliği bir ölümlünün yapması gerektiğini söyledi.
_”Gidin” diye gürledi tanrıların babası ”ırmakları bol İda dağına, orada Paris adında Troya’lı bir prens yaşamaktadır. Bu işlerden en iyi anlayan odur.”.
Böyle söyleyip uzaklaştırdı onları Olympos’tan. Onlar da haberci Tanrı Hermes’in rehberliğinde, kaynakları bol olan İda dağının doruklarına geldiler. O sırada Paris, hiçbir şeyden habersiz aşağıda koyunlarını otlatıyordu. Haberci Tanrı Hermes, meseleyi Paris’e anlatıp altın elmayı ona verdi. Hangisini en güzel bulursa elmayı ona verecekti. Ama bu iş, pek o kadar kolay olacağa benzemiyordu. Çünkü her üç Tanrıça da birbirinden güzeldi. Ne yapacağını şaşırmıştı. Onun hayranlığını ve şaşkınlığını gören Tanrıçalar, karar vermesini kolaylaştırmak için Paris’e rüşvetler teklif ettiler.
Hera kendisine kudret vaat etti. Altın elmayı kendisine verdiği takdirde Paris Avrupa ve Asya’nın en güçlü kralı olacaktı.
Athena kendisini dünyanın en zeki kralı yapacağını ve Yunanistan’la yapılacak bir savaşta kendisine zafer vaat etti.
Afrodit ise dünyanın en güzel kadınını Paris’e teklif etti.
Çoban Paris’in. Öyle büyük krallıklarda gözü yoktu. En güzel kadın benim olsun diye düşünüp, altın elmayı Afrodit’e verdi. İşte ne olduysa o zaman oldu. Bu işe çok bozulan Athena ile Hera, Troya’nın yıkımı için planlar kurmaya koyuldular.
Afrodit ise verdiği sözü yerine getirmek için bir plan yaparak Paris’in, Yunanistan’daki Isparta şehrine gitmesini sağladı. Çünkü o sırada Dünya’nın en güzel kadını Isparta Kralı Menelaos’un karısı ”Güzel Helen”di. Menelaos ve Helen, Paris’i çok iyi karşıladılar.
Kral , kendisine dilediği kadar sarayında kalabileceğini söyledi. Ona güvenerek karısı ile Paris’i sarayda yalnız bırakıp, kendisi Girit’e gitti. Menelaos’un Girit’te olmasından yararlanan Paris, Helen’i Troya’ya kaçırdı.
Girit’ten dönen Menelaos, karısını evde bulamayınca yaptığı hatayı anladı ve karısını geri almak için Troya’ya savaş açtı. Bütün Yunan kırallarına da haberciler göndererek Helen’in kurtarılması için onları yardıma çağırdı. Çünkü kendisi evlenirken, diğer bütün krallar, Helen’in başına bir hal gelmesi halinde Menelaos’a yardım edeceklerine söz vermişlerdi. Verdikleri söz gereği, bütün krallar denizi aşıp güçlü Troya kentini yerle bir etmeye çok istekli idiler. Menelaos’un ağabeyi Agamemnon, yaşlı Nestor, Ajax, Patroklos hepsi hazırdılar. Ama Odysseus ile Akhilleus, pek ortalarda görünmüyordu.
Yunanistan’ın en akıllı, en kurnaz kralı olan Odysseus, kocasına sadakati olmayan bir kadın için, evini ve ailesini terk etmek istemedi. Bunun için kendisini ordu kampına çağırmaya gelen haberciye delirmiş gibi davrandı. Bir taraftan tarlayı sürüyor, sonra da toprağa tohum yerine tuz ekiyordu. Ama Başkumandan Agamemnon’un gönderdiği haberci de kurnaz birisiydi. Haberci, Odysseus’un küçük oğlunu yakalayıp sabanın önüne bırakıverdi. Bunu gören Odysseus, sabanı kenara atarak oğlunun hayatını kurtardı. Bu da onun eskisi kadar akıllı olduğunu gösterdi. İsteksiz de olsa, orduya katılmaya mecbur kaldı.
Akhilles ise Troya’ya gittiği takdirde, Troya’nın yağmalanmasını ve yanışını görmeden öleceğini biliyordu. Bunu kendisine bir deniz perisi olan annesi Thetis, söylemişti. Onun için, kadın elbiseleri giyerek, kral Lycomedes’in sarayında. saray kadınları arasında saklanıyordu.
Kumandanlar Akhilles’i bulma görevini kurnaz Odysseus’a verdiler. Odysseus, bir seyyar satıcı kılığına girerek saraya gitti. Sergisinin bir tarafında kadınların seveceği cinsten takılar, diğer tarafında ise şahane silahlar bulunuyordu. Sarayın bütün kızları mücevherlerin etrafında kümelenirken, sadece Akhilles kılıç ve kamalarla ilgileniyordu. Böylece Odysseus onu tanıdı. O da kaderini bile bile Odysseus’la birlikte ordu kampına katıldı.
Sonunda ordu tamamlanmış ve gemiler yola çıkmaya hazırdı. Ama bu kez, günlerden beri esen Kuzey rüzgarı, bir türlü dinmek bilmiyor ve gemilerin Troya’ya yelken açmalarına imkan vermiyordu. Ordu çaresizdi. Sonunda kahinlerden birisi Artemis’in Akhalara çok kızdığını, çünkü Agamemnon’un adamlarından birinin, onun en sevdiği tavşanlarından birini öldürdüğünü söyledi. Bu yüzden rüzgarı estirdiğini ve estirmeye devam edeceğini, ancak Agamemnon’nun kızı Iphiginia’yı kendisine kurban etmesi halinde öfkesinin dindirilebileceğini anlattı.
Bu Agamemnon için dayanılır gibi bir şey değildi. Buna rağmen zafer için buna razı oldu. Bir efsaneye göre, Iphiginia, Artemis’e kurban edildi. Bir başka efsaneye göre de Artemis, bir geyik gönderdi. Iphiginia yerine geyik kurban edildi. Bu olaydan sonra Kuzey rüzgarı durdu ve sayıları bini aşan gemi 100.000′i aşkın Akhalı savaşçıyı Troya önlerine taşıdı. Skamandar ve Simois Irmaklarının döküldüğü Çanakkale Boğazının kumsallarında kamp kurdular. Akhalar çok güçlü ve kalabalıktı. Defalarca kente saldırdılar. Ama Troya, güçlü surlarla çevriliydi. Ayrıca Priamos’un bu hücumları bertaraf edebilecek, kutsal Lion’u koruyabilecek kahraman oğulları vardı. Atları eğiten Hektor bunların en cesuru ve Troya Ordusunun baş kumandanıydı.
Öte yandan Akhaları müşterek düşman kabul eden diğer Anadolu halkları da Troyalıların yanında yer aldılar. Savaş on yıl sürdü. 9 yıl boyunca zafer durmadan yön değiştirdi. Bazen Troyalılar üstün geliyor, bazen de Akhalar Troyalıları surların içine kadar kovalıyorlardı. Uzun süre hiçbir taraf belirgin bir üstünlük elde edemedi. Akhalar civardaki yerleşmeleri talan ediyor, kızları evlerinden alıp çadırlarına kapatıyorlardı. Bu talanlarından birinde Agamemnon Khryse (Hrüse) kentinden Apollon’un rahibi Khryseis’i (Hrüseis) çadırına kapatmıştı.
Kızının “onur payı” olarak Agamemnon’un çadırına kapatılmasına razı olmayan rahip, değerli kurtulmalıklarla Agamemnon’a gelip kızını serbest bırakması için yalvardı. Tekmil Akhalar, rahibe saygı gösterilip kızın babasına verilmesini istediler. Ama bu hiç de Agamemnon’un gönlünce değildi. Kızı serbest bırakmayı reddettiği gibi, rahibe çok kötü davrandı.
Hakarete uğrayan rahip, eve dönüşünde Apollon’a yalvardı. Akhaların üstüne hastalık ve felaket göndermesi için dua etti. Apollon da onun duasını kabul edip, ateşli oklarını Akhaların üzerine gönderdi. Çok sayıda Akhalı asker hastalandı ve öldü. Sonunda Akhilles, bütün kumandanları bir toplantıya çağırarak onlara Apollon’un öfkesini dindirecek bir yol bulunması gerektiğini aksi takdirde eve geri dönmekten başka yapılacak bir şey olmadığını söyledi. Bunun üzerine ünlü kahin Kalkhas; Tanrının neden bu kadar çok öfkeli olduğunu bildiğini, ancak konuşmaktan korktuğunu, Akhilles onun hayatını korumayı garanti etmediği sürece de konuşmayacağını söyledi. Akhilles’in kahinin hayatını koruyacağını garanti etmesi üzerine usta yorumcu konuşmayı kabul etti.
“Tanrı Apollo kızgındır, çünkü saygısızlık etti Agamemnon duacıya, kurtulmalıkları istemedi, salmadı kızını, işte bu yüzden çektirdi bunca acıları okçu tanrı. Eğer Agamemnon hiçbir kurtulmalık almadan kızını babasına geri vermezse daha da çektireceği var.” (İlyada 90-96)
Böyle dedi Kalkhas, öfke doldurdu Agamemnon’un yüreğini. Ama fazla bir seçeneği yoktu erlerin kralının. Bilici Kalkhas’a ve onu koruyan Akhilles’e sövüp saydıktan sonra, kızı babasına vermeyi kabul etti.
“Phoibos Apollon istiyorsa Khryseis’i ille de şu gemimle, yoldaşlarımla göndereceğim onu, ama barakandan alacağım kendim gelip senin onur payını, güzel yanaklı Briseis’i. Senden ne güçlü olduğumu o zaman anla gör. Korksun boy ölçüşmekten, ibret alsın, kim benimle eşit görmek isterse kendini.” (İlyada l 183-187)
Böyle deyip bir yandan kızı babasına gönderirken, adamlarından iki tanesini de Akhilleus’un çadırına gönderdi. “Güzel yanaklı Briseis’i” alsın diye. Akhilleus habercilere kızı korkutmadan alabileceklerini, onlarla bir sorunu olmadığını söyledi ama, Tanrılar huzurunda bunu Agamemnon’a çok pahalıya ödeteceğine dair yemin etti. Bu olaya Akhilleus’un annesi deniz perisi Thetis de, en az oğlu kadar kızdı. Oğlunu yatıştırıp, savaştan tamamen elini çekmesini söyledi. Öte yandan da Olympos’a giderek Zeus’a yalvardı.
“Zeus baba! Birgün ya sözümle ya işimle ölümsüzler arasında yararlı olduysam sana, şimdi yerine getir şu dileğimi, kısa ömürlü oğluma değer ver; saygısızlık etti Agamemnon, erlerin başbuğu, aldı onur payını, yoksun bıraktı onu sen say, gücü Troyalılar tarafına ko ne olur. Akhalar saysınlar oğlumu, ününü yüce kılsınlar.” (İlyada l 503-510)
Şimdi artık savaş Olympos’a da ulaşmıştı. Tanrıların bir kısmı Troyalıları destekliyor, bir kısmı ise Akhalıların yanında yer alıyordu. Afrodit doğal olarak Paris’in yanında yer aldı. Yine doğal olarak Athena ile Hera Akhaların tarafındaydı. Savaş tanrısı Ares her zaman Afrodit’in yanındaydı. Güneş tanrısı Apollon ve kızkardeşi Artemis ise Hektor’un koruyucularıydı. Dolayısıyla Troyalıların yanında yer aldılar. Denizler tanrısı, yeri sarsan Poseidon, denizci halk olan Akhaları destekledi. Zeus Troyalıları daha çok seviyor ama, tarafsız kalmayı tercih ediyordu.
Yukarıda Olympos’ta durum böyle iken aşağıda Akhilleus gemilerin yanına oturmuş köpürüp duruyor, ne toplantılara katılıyor, ne savaşa gidiyor, içi içini yiyordu olduğu yerde.
Akhilleus olmadan Akhalar Troyalılardan daha zayıftı. Buna rağmen Akhalar Troyalıları şehir surlarına kadar kovaladılar. Surların yanında çok kanlı savaşlar oldu. Kral Priamos ve diğer yaşlı Troyalılar da, savaşı bir kuleden seyrediyorlardı. Bir ara savaş durdu.
Her iki taraf da askerlerini geriye çektiler. Paris ile Menelaos karşı karşıya gelmişlerdi. İkisi yalnız savaşacaklardı. Eğer Menelaos kazanırsa Helen’i alıp Isparta’ya geri dönecek, eğer Paris kazanırsa Helen Troya’da kalacaktı. Her iki halde de savaş bitecekti. Teklif Paris’ten gelmişti. Hektor’a hitaben yaptığı konuşmada şöyle dedi:
“Troyalıları tekmil Akhaları oturt yere, koyun ortalarına Ares’in sevdiği Menelaos’la beni, çarpışalım Helen için, bütün malı için. Alsın bütün malı, götürsün kadını evine. Kim üstün gelir, kazanırsa zaferi and içsin dost olsun ötekiler de. Siz Troyalılar oturun bereketli Troya’da. Akhalar da at besleyen Argos’a dönsünler, güzel kadınlı Akha topraklarına.” (İlyada lll 70-75)
Paris’in yaptığı bu teklif Hektor tarafından Akhalara iletildi. İki ordu arasında bu konuşmalar olurken, bütün bu savaş ve acıların sebebi olan Helen, Priamos ve diğer yaşlı Troyalıların savaşı izledikleri kuleye geldi. Onun geldiğini görünce şu sözleri söylediler usulca:
“Troyalılarla Akhaların, böyle bir kadın için yıllardır acı çekmeleri hiç de ayıp değil.Yüzüne bakan ölümsüz tanrıçalara benzetir onu. Ama gene de binse gemiye keşke gitse. Gitse de bizi, çocuklarımızı belaya sokmasa.” (İlyada lll 154-160)
Böyle konuştu Troya’lı ulular kendi kendine. Daha sonra Priamos, Helen’i yanına çağırıp aşağıdaki Yunanlı kahramanların adlarını tek tek sordu. Bu arada düello başladı. Mızrağı ilk fırlatan Paris oldu. Menelaos, mızrağı kalkanı ile savuşturup kendi mızrağını fırlattı. Mızrak Paris’in gömleğini yırttı ama onu yaralamadı. Daha sonra kılıcını çekip, Paris’i tolgasından vurdu; ama kılıç kırılıp yere düştü. Silahsız olmasına rağmen, Paris’in üzerine atılıp onu miğferinin ibiğinden tuttu. Eğer Aphrodit karışmasaydı onu sürükleyip Yununlıların sıralarına kadar götürecekti ama Aphrodit, miğferin ipini kopartıp onun Troya’ya kaçmasına yardım etti,
Menelaos, elinde Paris’in miğferi olduğu halde öfkeyle Troya sıralarına giderek, Paris’i aramaya başladı. Aslında Troyalılar tarafında ona yardım edecek hiç kimse yoktu. Çünkü mızrağını fırlatmaktan başka hiç dövüşmediği için herkes ondan nefret ediyordu. Her nasılsa kaçmayı başarmıştı. Nasıl kaçtığını, nereye gittiğini hiç kimse bilmiyordu. Bunun üzerine erlerin başbuğu Agamemnon, her iki orduya birden konuşarak Menelaos’u muzaffer ilan etti. Daha önce kararlaştırdığı gibi Troyalıların Helen’i geri vermeleri gerekiyordu. Athena ile Hera işe karışmasalardı Troyalılar da buna razıydılar. Her iki tanrıça da Troya kenti yerle bir edilmedikçe savaşın bitmesini istemiyorlardı. Hera’nın kışkırtmasıyla, Athena seyirtip savaş meydanına geldi. Amacı anlaşmayı bozmak için bir Troyalıyı kandırmaktı. Aptal Pandoros kandırılması en kolay Troyalı idi. Athena, onu kolayca kandırdı. Pandoros Menelaos’a bir ok fırlatıp onu hafif yaraladı. Bu savaşı tekrar başlatmak için yeterliydi. Her iki taraftan sayısız insanlar öldü. Tanrılar ve tanrıçalar da savaş meydanında idi. Onlar da ölümlüler gibi, birbirleriyle savaşıyorlardı.
Büyük şampiyon Akhilles’in savaştan uzak barakasında oturmasına rağmen Akhalar savaşta üstündüler. Ajax ve Diomedes kahramanca savaşıyorlardı. Aphrodit’in oğlu prens Aeneas Diomedes’in elinden az daha ölüyordu. Diomedes, onu yaraladı; ama annesi Aphrodit onu kurtardı. Diomedes Aphroditi de yaraladı. Ona bu cesareti tanrıça Hera vermişti. Aphrodit Hera’yı Zeus’a şikayet etmek için Olympos’a giderken Apollon Aeneas’ı Troya’ya taşıdı. Daha sonra Diomedes, Athena’nın da yardımıyla Ares’in karnından yaraladı. O da Aphrodite gibi soluğu Zeus’un yanında aldı, Athena’yı şikayet için. Zeus baba, Akhilles’e yapılan haksızlığın intikamının alınması ve ona tekrar ün kazandırılmasına dair Thedis’e verdiği sözü de hatırlayarak bütün ölümsüzleri Olympos’a çağırdı ve orada kalmalarını emredip, kendisi aşağıya Troyalılara yardıma gitti.
Zeus’un işe karışmasıyla, her şey birden bine değişiverdi. Troyalılar, Akhalar’ı gemilerine kadar püskürttüler. Hektor, coşmuştu. Troyalıların “Atları terbiye eden” diye ad taktıkları Hektor, hiç bu kadar cesur, hiç bu kadar muhteşem görülmemişti.
Akhalar’ın başı iyiden iyiye derde girmişti. Agamemnon, savaştan vazgeçip Yunanistan’a dönmeye karar vermişti. En yaşlı kumandan Nestor, aşağılanmış bir şekilde geri dönmektense Akhilles’in öfkesini dindirmenin bir yolunun bulunması gerektiğini söyledi.
Agamemnon, aptallık ettiğini itiraf etti. Akhilles’in onur payı Briseisi ve değerli hediyelerini ona geri vereceğini Odysseus’a söyledi. Bunu Akhilles’e anlatması için yalvardı. Akhilles, bunu kabul etmedi. Ertesi gün, Akhalar gene püskürtüldü. Troyalılar, gemileri ateşe verecek kadar yaklaşmışlardı. Bu durumu gören Akhilles’in en iyi arkadaşı Patroklos Akhilles’e yalvararak, ya Akhalar’a yardım etmesini veya en azından o muhteşem zırhını kendisine ödünç vermesini söyledi. Akhilles kendisini aşağılayan insanlar için savaşmayacağını söyledi. Ama Hephaistos ustasının yapmış olduğu o muhteşem zırhı ve adamlarını Patroklos’un emrine vermeyi kabul etti.
Patroklos, Akhilles’in zırhını giyerek ve onun adamlarını da alarak savaşa katıldı. Troyalılar, onu bir müddet Akhilles zannettiler, Gerçekten oda Akhilles gibi muhteşem savaşıyordu. Sonunda Hektor ile karşılaştı. Hektor Patroklo’u kargısıyla öldürüp, zırhını soydu ve kendisi giydi. Sanki Akhilles’in bütün gücü Hektor’a geçmişti.
Patroklos’un cesedi etrafında çok kan döküldü. Sonunda iki Ajax’ın yardımıyla Akhalar cesedi gemiye taşıdılar.
Acı haber Akhilles’e ulaştı. O da en iyi arkadaşının ölümünü Hektor’a hayatı ile ödeteceğini dair yemin etti. Hektor’un ölümünden sonra kendisinin ölümü de kaderine yazılı idi. Bunu bile bile kaderine razı oldu. Annesi Thedis, onu durdurmak için hiçbir çaba göstermedi. Ona Hephaistos’un yaptığı yeni silahlar ve zırh getirdi. Zırhı giyip askerlerinin başına geçti. Kahramanca savaşıyor ve her yerde Hektor’u arıyordu. Hektor ise, Troyalıların başına geçmiş surların yanında kahramanca şehrini korumaya çalışıyordu. Olympos’lu tanrılar yine aşağıya inmiş, Troya ovasında ölümlüler gibi hararetle savaşıyorlardı. Skamander nehri sularını geçmek isteyen Akhilleus’u boğmaya çalıştı. Ama Akhilleus’u durdurmaya imkanı yoktu. Her şey tanrılarca kararlaştırılmıştı. Apollon bile artık Hektor için savaşmanın faydasızlığına inanmıştı. Troyalılar geri püskürtüldü. Şehir kapıları açılıp savaşçılar şehrin içine alındalar. Sadece Hektor dışarıda kaldı. Dimdik duruyordu surların önünde. Babası Priamos, annesi Hekabe surların içine gelip hayatını kurtarması için ona yalvardılar. Ama o bunları dinlemedi. Troyalıların gerilemesi onun suçu idi çünkü Troyalıları, o kumanda ediyordu.
Hektor böyle düşünürken Akhilles hışımla surlara yaklaştı. Yanında ise ölümsüzlerden Athena duruyordu. Hektor ise yanlızdı. Apollon, onu kaderine terk etmişti. Akilleus gidgide yaklaşıyordu. Etrafa pırıltılar saçan tunç zırhı içinde yaklaşan Akilleus’u görünce Hektor’u bir titreme aldı. Kaçmaya başladı. Akhilleus da peşine takıldı. Hektor önde Akhilleus arkada şehir surlarını üç defa döndüler. Sonra Athena, Hektor’un kardeşi Deiphobus kılığına girerek ona Akhilleus’la karşılaşma cesaretini verdi. “Gel birlikte karşı koyalım, püskürtelim onu” dedi. Soylu Troyalıların lideri, parlak tolgalı Hektor da ona inandı. Akhilleus’un karşısına dikilerek şöyle haykırdı:
“Artık kaçmam senden Peleus oğlu deminki gibi. Tanrısal Priamos’un şehrini dolandım üç kere, durup saldırışını beklemeye yüreğim varmadı, ama şimdi buyuruyor sana karşı koymayı ya sen benim elime geçersin, ya geçerim ben senin eline. Haydi Tanrıları tanık tutalım anlaşmalarımıza. Olamaz onlardan iyi tanık, iyi bekçi. Zeus bana zaferi verir de alırsam canını, dile gelmez saygısızlık göstermem sana. Ünlü silahlarını soyar, ölünü geri veririm Akhalara. Sen de Akhilleus yap benim gibi.”
Ayağı tez Akhilleus yan yan baktı. Dedi ki:
Hektor, düşmanım, antlaşmadan söz açma bana, böyle şey olamaz insanla arslan arasında. Nasıl uyuşmazsa kurtla kuzunun gönlü, durmadan kin beslerler birbirlerine, bizim de dostluk yapmamız akla sığmaz.” (İlyada XXll 250-265)
Böyle söyleyip mızrağını fırlattı, mızrak hedefini şaştı. Athena mızrağı tekrar geri getirdi. Sonra Hektor isabetli bir atış yaparak Akhilleus’un kalkanını tam ortadan vurdu. Mızrak kalkanı delemedi. Hemen arkasını dönüp kardeşini aradı., onun mızrağını almak için. Kardeşini orada göremeyince Athena’nın kendisini kandırdığını anladı. Kaçacak bir yer yoktu. Kılıcını çekip Akhilleus’a saldırdı. Daha ona yaklaşamadan Akhilleus onu mızrağıyla boynundan vurdu. Yere yuvarlanan Hektor son nefesinde, vücudunu ailesine geri vermesi için Akhilleus’a yalvardı. Demir yürekli Akhilleus’un öfkesi pek dineceğe benzemiyordu. Ona yan yan bakarak şöyle dedi:
“Dizlerime sarılma köpek, yalvarma bana anan baban adına. Gönlüm yüreğim kışkırtıyor beni, diyor şunun etini parçala, çiğ çiğ ye, senin bana bu yaptıklarından sonra, kimse uzaklaştıramaz başından köpekleri. Getirseler bana kurtulmalığın on katını, tartsalar şurada daha çok veririz deseler, Dardanos’un oğlu altın kosa teraziye senin ağırlığınca, döşeğine yatırıp ağlayamayacak seni doğuran, köpekler kuşlar yiyecek bütün bedenini.” (İlyada XXll 345-355)
Böyle söyleyip zırhı ölüden soydu. Akhalar da teker teker ölünün yanından geçip boyuna posuna güzelliğine hayran kaldılar. Ama bir tekme vurmadan da gitmiyorlardı ölüye. Akhilleus ise, daha kötü şeyler yapmayı planlıyordu. İki ayağını topukla bilek arasından deldi. Kayışlar geçirdi deliklerden. Bağladı arabaya, başı bıraktı yerde sürüklensin diye. Sonra atladı arabaya ünlü silahlarıyla. Kamçıladı atları .
Ölüyü surların önünde defalarca sürükledi, azgın öfkesi dinene kadar. Sonra, aldı, götürdü gemilerin yanına.
Patroklos’un intikamı alınmış ama ölüsü hala yakılmamıştı. Hemen odunlar kesilip büyük bir yığın yapıldı. Yığınların üstüne de Patroklos’un ölüsü yerleştirildi. Kurbanlar kesilip ölünün etrafına dizildi. Birçok Akhalarla birlikte Akhilleus da saçından bir tutam kesip ölünün üzerine attı. Son olarak Akhilleus, 12 Troyalı çocuğu kargısıyla öldürüp yığına kattı. Öldürmeye bir türlü doymuyordu. Sonra yığını ateşe vererek ağlaya ağlaya ağıta başladı.
“Verdiğim bütün sözleri getireceğim şimdi yerine. Ulucanlı Troyalıların oniki soylu oğlunu, yutacak alevler seninle birlikte, Primaos oğlu Hektor’a gelince, ateşe yedirmem onu, yedireceğim köpeklere.” (İlyada XXlll 18-184)
Ama köpekler sokulamıyordu Hektor’un cesedine. Aphrodit ölünün başında nöbet tutuyordu.
Hektor’un ölüsüne yapılan bu saygısızlıklar Hera, Athena ve Poseiden hariç bütün ölümsüzleri tiksindirmişti. Özellikle baba tanrı Zeus bu saygısızlığa çok kızmıştı. Zeus, Priamos’u cesaretlendirerek onun Akhilleus’un kampına gitmesini sağladı. Zengin kurtulmalıklarla kampa gelen Priamos, oğlunun cesedini vermesi için Akhilleus’a yalvardı. Akhilleus karşısında yalvaran yaşlı adamı görünce kendi babasını hatırlayıp insafa geldi ve hediyeleri kabul ederek, ölüyü babasına verdi. Ayrıca, ölü yakma merasimi için de 9 gün boyunca Akhaları savaştan uzak tutacağına dair söz verdi.
Troyalılar, 9 gün boyunca, Hektor’un ölüsü etrafında yas tutup, ağıtlar yaktılar. Onuncu gün şafak vakti, ölü odun yığınlarının üzerine konulup yakıldı. Daha sonra, kemikler ve küller altın bir kupaya gömülüp, üzeri kocaman işlenmiş taşlarla örüldü. Mezarın üstü toprakla örtülerek büyük bir tümülüs oluşturuldu.
Hektor’un cenazesi için kararlaştırılan süre dolduktan sonra, savaş tekrar başladı. Etiyopya Prensi Memnon, büyük bir orduyla gelip Troyalılara yardım etti. Bu yeni taze güçle saldıran Troyalılar, Akhaları çok güç durumda bıraktılar. Birçok Akhalı savaşçı öldü. Sonunda Akhilleus, Memnon’u öldürdü. Durum tekrar Troyalıların aleyhine dönmüştü. Akhilleus yine coşmuştu. Ama onun belki de son kükreyişi olacaktı. Bütün Troyalıları önüne katmış surlara doğru kovalıyordu. Surlara yaklaştığı bir sırada, orada, çalıların arasına gizlenmiş duran Paris’in attığı zehirli bir okla topuğundan vurularak öldü.
Topuğu onun en zayıf yeri idi. Annesi deniz perisi Thetis, onu “yaralanmaz” yapmak için topuğundan tutup Styx Irmağının sularına batırmıştı. Ancak topuğun elle tutulan kısmı kutsal suyla ıslanmadığı için zayıf kalmış ve Paris, onu bu en zayıf noktasından vurmuştu.
Ajax, Akhilleus’un ölüsünü savaş meydanından taşıdı. Ölü yakma töreninden sonra külleri Patroklos’un küllerinin konulduğu kaba konularak beraberce gömüldü.
Akhilleus’un ölümünden sonra, onun Hephaistos usta tarafından yapılmış olan muhteşem zırhı kumandanlar arasında yeni bir huzursuzluğa yol açtı. Zırh acaba Akhilleus’un ölüsünü savaş alanı dışına taşıyan Ajax’ın mı olmalıydı?Yoksa Odysseus’a mı verilmeliydi? Kumandanlar arasında yapılan gizli bir oylama sonunda zırha sahip olma hakkı Odysseus’a verildi. Ajax da , kendini aşağılanmış görüp, kılıcının üstüne atlayarak intihar etti.
Bu iki kahramanın kısa zamanda arka arkaya ölmeleri Akhaların cesaretlerini kırdı. Zafer, çok uzak görünüyordu, ama vazgeçmeye de hiç niyetleri yoktu. Akhilleus’un genç oğlu Neoptolemus, Paris’i öldürdü. Ama onun ölümü Troyalılar için pek de büyük bir kayıp değildi. Zaten bütün bu belaları Troyalıların başına hep o açmamış mıydı? Bir keresinde ağabeyi Hektor onu şöyle azarlamıştı:
”Seni alçak, seni parlak oğlan, seni çapkın
seni ırz düşmanı seni.
Hiç doğmaz olaydın keşke,
Ya da kalaydın ölümüne dek evlenmeden.
Çok isterdim bunun böyle olmasını
Hem çok da iyi olurdu hani
Ne baş belası kesilirdin o zaman
Ne de yüz karası olurdun başkalarına
Nasıl kaçırdın ta uzak ülkelerden
Kargı salan erlerin gelini, güzel yüzlü kadını
Baş belası yaptın onu babana, halkımıza, ilimize”
İlyada III.39_50
Paris’in ölümünden sonra da Troyalılar güçlerini korudular. Şehir surları dokunulmamış bir şekilde ayaktaydılar. Savaş genellikle surlardan uzakta ovada cereyan ettiği için ciddi bir tehditle karşılaşmamışlardı. Bu, sonu olmayan savaşa bir son verebilmek için orduyu şehrin içine alıp, Troyalıları bir baskınla yok etmekten başka çare yoktu. Bunu nasıl yapacaklardı?
Akhaların en akıllısı kurnaz Odysseus, bir tahta at yapma fikriyle ortaya çıktı. Büyük ve içi boş bir at olacak ve içine belirli sayıda asker alabilecekti. Odysseus ve diğer bazı seçkin komutanlar atın içine gizlenirken, diğerleri denize açılıp Tenedos (Bozcaada)’nın arkasına, Troyalıların onları göremeyecekleri bir şekilde gizleneceklerdi. Eğer işleri ters giderse, Yunanistan’a geri dönecekler. Tabi bu arada atın içindekiler ölümüne terk edilecekti. Ama her şey Odysseus’un planladığı gibi giderse, Troya’ya geri dönüp, şehrin içine girmek için verilecek işareti bekleyeceklerdi. Planın yürümesi için geride bir Akhalı asker bırakacaklardı. Bu askerin görevi ; tahta atın şehrin içine alınmasını sağlamak için, Troyalıların ikna edilmesiydi. Herşey Odysseus’un planladığı gibi gitti. Bir sabah, Troyalılar büyük bir şaşkınlıkla uyandılar. Her yer çok sakindi. Gürültülü Akha kampı, tamamen boştu ve gemilerde gitmişlerdi. Batı kapısı önünde de daha önce hiç görülmemiş büyüklükte ve biçimde tahtadan bir at duruyordu. Öyle görünüyordu ki, Akhalar bu işten vazgeçmişler, mağlubiyeti kabul edip Yunanistan’a geri dönmüşlerdi. Ancak bu kocaman tahta at da neyin nesiydi? Troyalılar, bu soruları kendi kendilerine sorarken, Akhaların geride bıraktıkları Sinon isimli asker ortaya çıktı. Troyalılar Sinon’u yakalayıp kral Priamos’a götürdüler. İyi bir aktör olan Sinon, ağlıyor, sızlıyor ve Yunanlılardan nefret ettiğini söylüyordu. Bunun sebebini ise şöyle açıklıyordu:
”Akhalar, Troya’ya yelken açmalarını engelleyen kuzey rüzgarını durdurmak için kral Agamemnon’un kızı Iphiginia’yı kurban ettiler. Geriye dönüşleri için ise ben talihsiz kurban olarak seçildim. Tam yola çıkarlarken beni kurban edeceklerdi. Her şey hazırdı. Ama gece olunca karanlıktan yararlanarak bir bataklığa saklandım ve gemilerin uzaklaşmalarını seyrettim.”
Simon’un anlattığı bu hikayeye herkes inandı. Çünkü o rolünü çok iyi oynuyordu. Hikayesinin ikinci ve asıl can alıcı kısmına şöyle devam etti.:
”Tahta at Tanrıça Athena’ya kutsal bir sunak olarak yapılmıştır. Böyle büyük yapılmasının sebebi Troyalıların onu dar şehir kapılarından şehrin içine almalarını engellemek içindir. Akhalırın beklentisi Troyalıların bu atı yakıp yıkmalarıdır. Böylece tanrıça Athena’nın öfkesini Troya üzerine çekmiş olacaklardır. Ama Troyalılar atı şehrin içine alıp onu korurlarsa tanrıçanın lutfu Troyalılara yönelecektir.”.
Akıllıca düzenlenmiş bu hikayeye Troyalı rahip Laokoon ve Hektor’un kız kardeşi Kassandra dışında herkes inandı. Rahip Laokoon, ”hediye veren Yunanlılardan sakının” diyerek Troyalıları uyardı. Atın hemen yakılmasını söyledi. Hiç kimse ona inanmadı. Laokoon’un Troyalıları ikna etmesinden korkan Poseidon denizden iki tane korkunç yılan göndererek, Laokoon ile iki oğlunun öldürttü.
Bir bilici olan Kassandra da, bunun bir hile olduğunu söylediyse de ona kimse inanmadı. Apollon, Kassandra’ya aşık olmuş bu yüzden ona geleceği görme yeteneği vermişti. Kassandra Apollon’un aşkını kabul etmemiş, o da Kassandra’ya verdiği bu yeteneğin yarısı geri almıştı. Yani Kassandra geleceği görmeye devam edecek ama ona kimse inanmayacaktı.
Troyalalır, hiç tereddüt etmeden, atı şehrin içine sürüklediler. On yıl süren korkunç savaş bitmiş, nihayet özlenen barış gerçekleşmişti. Troyalılar, bunu eğlenceler düzenleyip şölenlerle kutladılar. Gece yarısı herkesin derin uykuda olduğu bir sırada Odysseus ve arkadaşları teker teker nöbetçileri öldürdüler ve kapıları ardına kadar açtılar. Zaten Akha ordusu, şehrin surlarına çok yaklaşmıştı. Açık kapılardan sessizce şehrin içine sızarak her tarafta yangılar çıkarttılar.
Yangınları söndürmek için dışarıya çıkan Troyalılar ne olduğunu anlayamadan kılıçtan geçirildiler. Bu yapılan savaş değil kasaplıktı. Şehrin bazı bölümlerinde Troyalılar küçük gruplar oluşturup düşmana karşı koydular. Tek amaçları ölmeden önce mümkün olduğu kadar çok Akhalı öldürmekti. Bazıları öldürdükleri Akhalıların giysilerini giyip düşmana yaklaşıyorlardı. Bu yolla birçok Akhalı asker öldü. Başlangıçta çok fazla Troyalı uykuda katledildiği için bu savaş adil değildi. Artık sona yaklaşılmıştı. Akhilleus’un oğlu Neoptolemus, yaşlı Priamos’u karısı ve kızlarının gözü önünde öldürdü. Daha sabah olmadan Aeneas hariç, bütün Troyalı liderler öldürülmüştü. Annesi Aphrodit’in de yardımıyla Aeneas, Babası Ankhises ve oğlu Ascanius’u da alıp Troya’dan kaçmayı başardı. Uzun maceralardan sonra İtalya’ya ulaştı.
Orada güçlü bir Etrüsk kralının kızı ile evlenerek yeni bir şehir kurdu. Roma’nın gerçek kurucuları olan Romus ve Romulus kardeşler bu şehirden ve Aeneas’ın soyundan geldikleri için, Aeneas her zaman Roma’nın gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir. Troya’nın baştan başa yakıldığı o korkunç gece, Aphrodit, güzel Helen’e de yardım etti. Paris’in ölümünden sonra töreye göre Paris’in kardeşi Deiphobos’la evlenmiş olan Helen Aphrodit’in de yardımıyla eski kocası Menelaos’a gitti. Menelaos, onu memnuniyetle kabul etti. Ertesi gün, hep beraber Yunanistan’a geri döndüler. Onlar, Yunanistan’a yelken açarken, Asya’nın en mağrur kentinden geriye bıraktıkları şey, sadece için için yanmakta olan bir harabe idi.

__________________
MΣTOBO¥ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05.06.2008, 17:35   #12
Ŧσяυмiℓк - Dєℓi Mσ∂.
 
Üyelik tarihi: 16.03.2007
Nerden: Bilinmiyor...
Mesajlar: 9.536
Tecrübe Puanı: 12 MΣTOBO¥ MΣTOBO¥ MΣTOBO¥
Standart Ayasofya müzesi

Dünyanın 8.harikalarından birisi sayılan Ayasofya, Sanat Tarihi ve mimarlık dünyasının 1 numaralı yapısı hüviyetindedir. Bu yaşta ve bu ebatta zamanımıza gelebilmiş ender eserlerdendir. Orijinal adı Hagia Sofia olan, Türklerin Ayasofya dedikleri yapı yanlış bir şekilde, Saint Sofia olarak bilinir. Bazilika, Sofia isimli bir azizeye değil, Kutsal Hikmet’e ithaf edilmişti. Önceki bir pagan mabedinin yerinde yapılmış 3 ayrı bazilika aynı isimle anlatılmıştı. İmparator Büyük Konstantin devrinde kilise yapılmadığı halde, bazı kaynaklar, ilk Ayasofya Bazilikasının onun tarafından yaptırıldığını iddia ede gelmiştir. Küçük ölçülerdeki ahşap çatılı ilk yapı 4. yy. ikinci yarısında Büyük Konstantin’in oğlu Konstantinus zamanında yapılmıştı. 404 yılında, bir isyan sırasında yanan ilk yapının yerine, daha büyük ölçülerde inşa edilen 2. kilise 415 yılında törenle açılmıştı. 532 yılında Hipodromda yapılan bir araba yarışı sonucu çıkan kanlı isyan on binlerce şehirlinin ölümüne ve pek çok binanın yakılmasına sebep olmuştu. “Nika” isyanı diye bilinen ve İmparator Justinyen aleyhine gelişen bu isyanda Ayasofya Kilisesi de yakılmıştı.
İsyanı zorlukla bastıran İmparator Justinyen “Adem’den beri hiçbir devirde görülmemiş ve görülmeyecek” bir ibadethane yapmak için harekete geçti. Önceki bazilikanın kalıntılarının üzerine 532 yılında yapılmaya başlanan, Hıristiyanlık âleminin bu en büyük kilisesi beş yılda tamamlanarak, 537’de merasimlerle açıldı. İmparator hiçbir masraftan kaçınmayarak devlet hazinesini mimarların önüne saçtı. (Tralles’li Anthemius ile matematikçi, Miletoslu İsidorus) Kubbe inşaatı Roma mimarisi tarafından geliştirilmiştir, Bazilika planı da eski devirlerden beri tatbik edilmekte idi. Yuvarlak yapıların üzerleri çok büyük ölçüde kubbe ile örtülebilmişti. Ancak Justinyen Ayasofya’sındaki gibi dikdörtgen bir mekan ortasında, dev ölçüde bir merkezi kubbe yapımı, mimarlık tarihinde ilk kez deneniyordu. Rahiplerin koruyucu duaları okumaları devam ederken, İmparatorluğun hemen her yerinde mevcut olan erken devir kalıntılarından getirtilen çok sayıda ve değişik mermer parçaları, sütunlar yapıda kullanıldı. Sonraları da bu devşirme malzeme ve bilhassa
sütunlar için, neye yarayacağı anlaşılmaz, bir sürü orijin hikayesi uyduruldu. Justinyen devrinde Ayasofya bir zevk ve gösteriş ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Sonraki devirlerde ise bir efsane ve sembol olarak kabul edilmiştir. Bin yıl süre ile aşılamayan ölçüleri yanında finans zorlukları ve teknik yetersizliklerden ötürü efsanevi görülmüş, böyle bir yapının ancak kutsal kuvvetlerin yardımı ile yapılabileceği zannedile gelmişti. Ayasofya bir 6yy. Bizans devri eseri olmakla beraber, ön misali olmayan, sonraki devirlerde de taklit edilmeyen Roma mimari geleneğine bağlı bir “Deneme” dir. Dış ve iç görünüşteki tezat ve iri kubbe Roma’nın mirasıdır. Dış görünüş zarif değildir, proporsiyonlara dikkat edilmemiş, bir kabuk gibi yapılmıştır. Bunun tersine iç görünüm saray gibi görkemlidir, göz alıcıdır; yapı, dev bir “İmparatorluk” eseridir. Açılış merasiminde heyecanına hakim olamayan İmparator atların çektiği arabası ile içeriye dalmış, Tanrıya şükür ederek, Süleyman Peygambere üstün çıktığını haykırmıştı. Bazilika etrafını çevreleyen yüksek binaları ile büyük bir dini merkez olarak gelişmişti. Bizans İmparatorları ile Doğu Hıristiyan kilisesinin yüzyıllar sürecek çekişmeleri için sahne artık hazırdı. Eşsiz ve üstünlüğüne rağmen yapının hayati önemde hataları vardı. En önemli mesele kubbenin iriliği ve yan duvarlara yaptığı basınç idi. Böylesine bir kubbenin ağırlığının temellere aktarılması için lazım olan mimari unsurlar o devirde henüz tam gelişmemişti. Yanlardan dışa doğru eğilen duvarlar orijinal, basık kubbenin 558 yılında yıkılmasına şahit oldular. Yapılan ikinci kubbe daha yüksek ve daha küçük çaplı tutulmuştu. Bu kubbenin de yarıya yakın kısmı 10 ve 14 yy’’arda 2 defa daha çökmüştür.
Ayasofya her devirde hazineler dolusu sarflar yapılarak ayakta tutulabilmiştir. Türk’lerin şehri 1453 yılında fethetmeleri, harap durumdaki Ayasofya’nın derhal camiye çevrilerek kurtarılmasına sebep olmuştur. Türk mimarı Koca Sinan’ın 16.yy.da eklediği payanda duvarları, 19. yy. ortasında Mimar Fossati kardeşlerin ve 1930’dan itibaren yapılan diğer restorasyonlar ve kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi önemli tamirlerdi. 2000 li yılların restorasyonları, mevcut madeni portatif iskele ile daha seri yapılabilecektir. Ayasofya 916 yıl baş kilise ve 477 yıl cami olarak, aynı tanrıya inanan 2 değişik dinin hizmetinde olduktan sonra Atatürk’ün emri ile müze yapılmıştır. 1930-1935 yılları arasında ortaya çıkartılıp temizlenen bir kısım mozaikler Bizans’ın önemli sanat eserleri arasında yer alırlar.

ZİYARET
Avlunun içerisindeki müze girişi, asırlar sonra yeniden kullanılmaya başlanan, batı yönündeki orijinal kapıdır. Girişin yanında önceki, ikinci binanın kalıntıları görülür. Vaftiz olamayanların girebildikleri dış koridor 5 kapı ile iç koridora, burası da 9 kapı ile kilisenin esas kısmına açılır. Ortadaki yüksek kapı İmparatorluk kapısı idi. Bunun üzerindeki mozaik pano 9. yy. sonunda yapılmıştır. Ortada taht üzerinde oturan pantokrator İsa’dan bir imparator şefaat istemektedir. Yanlardaki madalyonlarda Meryem Ana ve Baş Melek Gabriel’in portreleri vardır. İç koridor ve yan neflerin tavanındaki diğer figürsüz mozaikler Justinyen devri orijinalleridir.Yapının ana kısmında ziyaretçiyi görkemli ve muazzam bir mekân karşılar. İlk adımdan itibaren kubbenin tesiri derhal hissedilir. Sanki havaya asılı gibi durmakta ve bütün binayı kaplamaktadır. Duvarlar ve tavanlar mermer ve mozaiklerle kaplı, rengarenk bir görünüştedir. Kubbe mozaiklerinin 3 değişik renk tonu, yapılan 3 değişik tamirat devrini gösterir. Yüksekliği ve çapı ile dünyanın en büyük kubbesi iken günümüzde de sayılı büyük kubbelerindedir. Yapılan tamiratlardan dolayı kubbe tam bir çember değildir. Kuzey – Güney çapı 31,87 m.dir. Doğu – Batı çapı 30,87 m. olup yüksekliği 55,60 m.dir. Kubbenin dayandığı 4 pandantifte, 4 kanatlı melek figürü, yüzleri kapatılmış olarak yer alır.
Dikdörtgen, geniş orta mekanın sütunlarla ayrılmış 2 yanında, karanlık neftler uzanır. Orta mekan 74.67 x 69.80 m.dir. Alt katta ve galerilerde toplam 107 sütun vardır. Ayasofya sütun başlıkları tüm yapının en karakteristik ve belirgin, klasik, 6. yy. Bizans süsleme örnekleridir. O çağa ait bir özellik olan derin oyulmuş mermerler güzel bir ışık, gölge oyunu ortaya serer. Ortalarında İmparator monogamları bulunur. Köşelerde yer alan antik porfir sütunlar, yeşil Selanik mermerinden yapılma orta sütunlar ve tümünün beyaz mermerden yapılma, zengin işlemelerle süslü başlıkları insanı eski günlere götürür. Ayasofya’yı boş bir müze görünümünden sıyırıp bazilika veya cami olarak kullanıldığı, gösterişli, mistik, değişik, eski orijinal görünümünde hayal etmek lazımdır. Büyük bir İmparatorluğun baş kilisesi olduğu devirlerde apsis önünde yer alan bölme, altar, ambon ve diğer merasim gereçleri altın ve gümüş levhalarla kaplı, fildişi ve mücevherlerle süslü idiler. Bazı kapılar bile böylesine kıymetli madenlerle kaplı idi. Latin istilası bütün bunları ve diğer bazı mimari parçaları sökerek Avrupa’ya taşımıştı.Apsis yarı kubbesinde kucağında çocuk İsa ile Meryem Ana, sağ yanda da Baş Melek mozaikleri bulunmaktadır. Karşı duvardaki bir başka melek figürü tahrip olmuştur.
Galeriler seviyesinde duvarlara asılı, deri üzerine yapılmış 7.5 m. çapındaki büyük diskler ve kubbedeki yazıt, eserin cami olarak kullanıldığını hatırlatırlar. 19. yy. ortalarında dönemin büyük ustaları tarafından yazılan bu kaligrafiler birer şaheserdir. Yuvarlak tablolarda Allah, Hz. Muhammed, 4 Halife ve Hasan-Hüseyin isimleri yazılıdır. Döneminin güzel örnekleri mihrap üstü vitraylar, apsis içine yerleştirilmiş cami mihrabı, yanındaki minber ve mevlithanlar balkonu Türk dönemi ekleridir. Zeminde yer alan, renkli mermer parçalarından yapılmış kare kısım, belki 12. yy.da ilave edilmiş, İmparatorların taç giydiği mahaldir.
Üstün kaliteli mermerden yapılmış iki küresel iri kap orta mekânın giriş yanlarında yer alır. Antik orijinli bu kaplar geç 16. yy’da Bergama’dan getirtilmiştir. Binanın kuzey köşesinde “terleyen sütun” bulunur. Alt kısmı bronz bir kuşak ile çevrilmiş, parmak sokulabilen bir dilek deliği olan sütun hakkında bolca masal ve efsane vardır. Binayı dışardan destekleyen payandaların kuzeydeki ilkinin içerisi rampadır. Üst galerilere bu rampa ile çıkılır. Binayı üç yönden kuşatan galerilerden muhteşem iç mekan bambaşka görülür. İmparatorluk kadınları ve kilise toplantıları için ayrılmış kısımları vardır. Kuzey kanatta bir, güney kanatta da 3’lü figürler halinde 3 mozaik pano bulunur. Güney galeride, yanındaki pencereden giren gün ışığı altında, Bizans mozaik sanatının şaheser panosu yer alır. Buradaki konu, çok geniş son mahkeme sahnesinin tam ortasında bulunan; “Diesis” diye bilinen, üçlü figürdür. Ortada İsa onun sağında Meryem, solunda ise Hz. Yahya yer alır. Değişik dizili arka fon mozaikleri, figürlerin güzelliğini daha da artırır, yüz ifadeleri fevkâlede realisttir.
Güney galeri dibindeki 12. yy. mozaik panoda, Meryem Ana ve çocuk İsa, İmparator II. Komnenus, İmparatoriçe İrene, yan duvarında hasta Prens Aleksios yer alır. Takdim edilen rulo kiliseye bağışları, deri kese ise altın yardımını belirtmektedir. Macar asıllı imparatoriçenin ırk özellikleri; açık ten ve açık saç rengi belirgindir. Buradaki ikinci pano, tahta oturmuş İsa, yanında İmparatoriçe Zoe ve üçüncü kocası Konstantin Monomakhos’dur, Konstantin’nin kafası ve üstündeki yazıt kazınıp, tekrar yapılmıştır. Orijinal mozaik Zoe’nin ilk kocasına aitti. Bu panoda İmparatorluk ailesinin kiliseye şükran ve bağışları sembolize edilmektedir.İç koridordan müzeyi terk ederken görülen büyük bir mozaik pano 10. yy’dan kalmadır. Bozuk perspektifli figürler: Ortada Meryem Ana ve çocuk İsa, yanlarda ise şehir maketini sunan Büyük Konstantin ile Ayasofya maketini sunan Justinyen’dir. Çıkışta kısmen zemine gömülü M.Ö. 2. yy’dan kalma muazzam bronz kapılar Tarsustan, belki de bir pagan mabetinden getirtilerek, burada tekrar kullanılmıştır.
Müze bahçesinde değişik devirlerde inşa edilmiş Türk Sanat eserleri bulunur. Bunlar bazı sultanların türbeleri, okul, saat ayar evi ve şadırvandır. Doğu cephesi minareleri 15, batıdakiler de 16. yy’da eklenmişlerdir.

__________________
MΣTOBO¥ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05.06.2008, 17:35   #13
Ŧσяυмiℓк - Dєℓi Mσ∂.
 
Üyelik tarihi: 16.03.2007
Nerden: Bilinmiyor...
Mesajlar: 9.536
Tecrübe Puanı: 12 MΣTOBO¥ MΣTOBO¥ MΣTOBO¥
Standart İshak Paşa Sarayı

İshak Paşa Sarayı, saraydan öte bir külliyedir. İstanbul Topkapı Sarayı’ndan sonra son devirde yapılmış sarayların en ünlüsüdür.
Doğubeyazıt İlçesi’nin 5 km. doğusunda, bir dağın yamacındaki tepe üzerine kurulan Saray, Osmanlı İmparatorluğu’nun Lale Devrindeki son büyük anıt yapısıdır. 18. yy. Osmanlı mimarisinin en belirgin ve seçkin örneklerinden olduğu kadar, sanat tarihi yönünden de değeri büyüktür. Sarayın Harem Dairesi Takkapı kitabesine göre yapılış tarihi Hicri 1199, Miladî 1784′tür.
Saray binasının bulunduğu zemin vadi yakası olduğundan, kayalık ve sert bir yerdir. Eski Beyazıt şehrinin merkezinde olmasına rağmen, bu yapının üç tarafı (kuzey, batı, güney) dik ve meyillidir. Sadece doğu tarafında müsait bir düzlük vardır. Sarayın giriş kapısı buradadır. Aynı zamanda en dar cephesidir.
Saray, kalelerin özelliğini kaybettiği; ateşli silahların bulunduğu bir çağda yapıldığından, doğu yönündeki tepelere karşı müdafaası zayıftır. Cümle kapısı müdafaa bakımından en zayıf noktasıdır. Cümle kapısı bölümü, İstanbul ve Anadolu’da kurulan saraylarınkinden farksız olup, taş işçiliği ve oymacılığı yönünden muntazamdır.
Türklere özgü tarihi saray örnekleri bugün ülkemizde pek az sayıda kalmıştır. Bunlardan biri de İshak Paşa Sarayı ve Külliyesi’dir.
İshak Paşa Sarayı şu mimari bölümlerden meydana gelir:
1- Dış cephe,
2- Birinci ve ikinci avlu,
3- Selamlık dairesi,
4- Cami binası,
5- Aşevi (Darüzziyafe),
6- Hamam,
7- Harem dairesi odaları,
8- Merasim ve eğlence salonu,
9- Takkapılar,
10- Cephanelik ve erzak odaları,
11- Türbe binası,
12- Fırın,
13- Zindan,
14- İç mimariden bazı bölümler (kapılar, pencereler, dolaplar, şerbetlikler, şömineler vs.)
Saray Osmanlı, Fars ve Selçuklu uygarlığının mimari üslubunu bünyesinde toplayan bir özellik taşır. Cildıroğullarından II. İshak Paşa ile Çolak Abdi Paşa’ca 1685′te yaptırılan saraya, 1784′te son şekil verilmiştir. Yapı yaklaşık olarak 115×50 m. ölçülerinde bir alana kurulmuştur. Kesme taştan yapılan sarayın doğu cephesindeki portali kabartma ve süslemeleriyle Selçuklu sanatının özelliklerini yansıtır.
Saray iki avlu ve bu avluda bulunan yapılar topluluğundan meydana gelmiştir. Birinci avludaki yapıların bazıları yıkılmıştır. Dört tarafı yapılarla çevrili ikinci avlu dikdörtgen planlıdır. Girişe göre sağ tarafta selamlık ve onun arkasında haremlik vardır. Bunların sonunda cami ve türbe bulunmaktadır. Türbe Selçuklu kümbet mimarisi üslubunda inşa edilmiştir. Saray bölümü iki kattan oluşmaktadır. 366 oda da bu iki kat içinde yer almaktadır. Her odada taştan yapılmış ocaklar vardır. Taş duvarlardaki boşluklar bütün yapının merkezi bir ısıtma sistemine sahip bulunduğunu göstermektedir. Divan salonu 20×3 m. boyutlarındadır. Duvarları ve tabanı taştandır. Duvarları Türk hat sanatının örnekleriyle, sülüsle yazılmış ayet ve beyitlerle süslüdür. Burada yer alan “İshak meram üzere kerem kıldı cihanı-Binyüzdoksandokuz buna oldu tarih” beytinden sarayın miladî 1784 yılında tamamlandığı anlaşılmaktadır. Sarayın ikinci avlusundaki türbe, kesme taştan yapılmıştır. Bu sekizgen türbe, Selçuklu türbe mimarisi geleneğinin tipik örneği olan kümbet şeklindedir ve iki katlıdır. Duvarları geometrik motiflerle süslüdür. Bu türbede Çolak Abdi Paşa, İshak Paşa ve yakınları yatmaktadır.

__________________
MΣTOBO¥ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05.06.2008, 17:37   #14
Ŧσяυмiℓк - Dєℓi Mσ∂.
 
Üyelik tarihi: 16.03.2007
Nerden: Bilinmiyor...
Mesajlar: 9.536
Tecrübe Puanı: 12 MΣTOBO¥ MΣTOBO¥ MΣTOBO¥
Standart Afyon Anıt ve Şehitlikleri

Afyon Zafer Anıtı (Merkez)
Cumhuriyet Meydanı’nda Afyon’un simgesi olan anıt devrin önemli heykeltıraşlarından Krippel’in (1883-1945) 1934-1936 da yaptığı eseridir. 27 Ağustos 1922 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nda Afyon’un Yunan saldırısından kurtarılışını sembolize eden tunçtan bir anıttır. Anıt yeşil porfir bir platform üzerinde, yine porfirden dikdörtgen bir kaidenin taşıdığı iki çıplak insan figüründen meydana gelen bir kompozisyondur. Kaidenin uzun kenarlarında çerçeveler içinde rölyef halinde işlenmiş Kurtuluş Savaşı’nı simgeleyen figürler yer alır. Kaidenin ön yüzünde Atatürk’ün portresi, sol yönünde de Atatürk, İnönü ve Fevzi Çakmak’ın harita üzerinde Başkumandanlık Savaşı’nı planlarken yapmış oldukları hazırlıkları, arka yüzünde de askerin taşıdığı sancağı işgalden kurtulan halkın öpmesi, sağında da Mehmetcik’in süngü taarruzu kabartmalar halinde tasvir edilmiştir. Kaide üzerindeki heykeller normal insan boyutlarından daha büyük ve hareketler son derece canlıdır. İşgalcileri sembolize eden ve yerde yatan figürün büyük bir çaresizlikle aşağı sarkmış olan başındaki ıstıraplı yüz ifadesi ve bitkin vücudu yenilgiyi göstermektedir. Ayaktaki figürün yüzünde ise büyük bir hiddet ifadesi vardır. Gerilmiş adaleleri, şişmiş boyun damarları, yukarı kalkmış kolları, biri yumruk şeklinde sıkılmış, diğer bir şeyi parçalayacakmış gibi açılmış elleri ile ayakları altında yatan figüre yukarıdan bakarak adeta ezmektedir.
Atatürk 1937 deki Afyon ziyaretinde, anıt hakkında “Büyük Zaferi en iyi anlatan anıt” diyerek beğenisini dile getirmiştir.
Zaman içerisinde heykelin üzerinde meydana gelen oksitlenme ve deformasyon, geçtiğimiz yıl içerisinde Afyon Belediyesince 7 milyar TL. harcanarak temizlenmiştir. Bu çalışma Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğünün koordinasyonunda gerçekleşmiş olup, konservasyon uzmanlarının çalışmaları ile gerçekleştirilmiştir.
Zafertepe Anıtı
Kütahya-Afyon karayolunda ,Afyon’a 60 km. kala “Abideler Sapağı” levhasından itibaren 29 km. sonra 1181 rakımlı tepededir. 1964 de 220 sayılı yasa ile inşaatına başlanmış ve 1968 de tamamlanıp ziyarete açılmıştır.
30 Ağustos 1922 günü Atatürk Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak,Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü ile beraber Afyon’dan Çalköy-Zafertepe’ye gelir ve saat 14.00 den itibaren Dumlupınar Meydan Muharebesini buradan idare eder. Çalköy-Allıköy,Yerköy,Adatepe arasındaki bu dar bölgeyi 5 Yunan Tümeni ve 2.inci Kolordu karargahıyla onlara bağlı birliklerle ordunun bütün top ve donanımı ile doldurmuştur. Bu arada en önemli mevkilerden biri Çalköy’dür. Atatürk Çalköyde koşullanmış olan Yunan askerlerinden tepenin alınması emrini 57 nci Tümen Komutanı Albay Reşat Çiğiltepe’ye vermiştir. Birliğin belirli zamanda tepeyi alınamaması üzerine verdiği sözü yerine getiremediğinden dolayı Albay Reşat Bey orada intihar eder. Onun ölümü asker üzerinde büyük bir etki yapar ve yarım saat sonra tepe alınır. Atatürk buradaki birlikle savaşın durumu için telefon bağlantısı kurduğunda Albay Reşat Bey’i ister, “Paşam Çiğiltepe’yi aldık fakat Albay Reşat Bey yarım saat evvel size söz verdiği zamanda burayı alamadığı için tabancası ile intihar etti” cevabını alınca üzüntüsünden telefonu elinden düşürür. Soyadı kanunu çıkınca da bizzat kendisi aileye Çiğiltepe soyadını vermiştir. Yunan ordusunun hezimeti bütün donanımlarını savaş alanında bırakarak kaçmalarını tepeden dürbünle izleyen Atatürk Kurtuluş Savaşının başından beri belki de ilk defa tüm duygularını dışa vurarak , Karargahını İzmirde tutan Yunan Orduları Komutanı Hacı Anesti için şöyle bağırır: “Hacı Anesti gel de ordularını kurtar”. Hacı Anesti Lozan Antlaşmasından sonra Yunan Hükümeti tarafından askeri mahkemeye verilmiş ve savaştaki başarısızlığı ile suçlu bulunup Atina’da kurşuna dizilmiştir.
31 Agustos 1922 günü Atatürk Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü ile birlikte Yunanlıların çekilirken yakıp yıktığı Çalköy kasabasına gelirler ve orada henüz yangının dumanları tüten bir evin avlusunda buldukları kırık bir kağnı arabasını masa gibi kullanarak durum muhakemesinde bulunurlar ve İzmir’e doğru kaçan düşmanı kovalama kararı alarak tarihimizdeki şu meşhur komutu verir: “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir ileri”
Atatürk zaferden iki sene sonra Çalköy’de verdiği nutukta savaş meydanında gördüğü manzarayı şöyle anlatmaktadır:
” Muharebe meydanını dolaştığım zaman ordumuzun kazandığı zaferin büyüklüğü ve buna karşılık düşman ordusunun duçar edildiği felaketin dehşeti beni çok duygulandırdı,o karşıki sırtların gerisindeki bütün vadiler,dereler,korunak ve açık yerler ,bırakılmış toplarla,otomobillerle sayısız donanım ve gereçlerle ve bütün bu kalıntılar arasında yığınlar teşkil eden ölülerle,toplanıp,karargahımıza sevk edilen sürü-sürü esir kafileleri hakikaten bir kıyamet gününü hatırlatıyordu.”
Kurtuluş Savaşının sembolize eden bu anıt taş kaplamalı üçgen bloklardan meydana gelmiştir. Değişik yönlere bakan bu üçgen bloklar Ulusumuza karşı olan milletlerin bize karşı gösterdikleri haksızlığa karşı yaptıkları feveranı,iç ve dıştaki düşman kuvvetlerinin mukabil hareketlerini,iç isyanları,çete harplerini,düşman istilâsını,Büyük Millet Meclisinin kuruluşunu ve çeşitli müdahalelerden sonra milletin tek vücut halinde kazandığı 30 Ağustos Zaferini canlandırır ve gelecek nesillere Türk Milletini iç ve dışta meydana gelebilecek kötü tesirlere karşı birleşilirse zafere gidebileceğini sembolize eder. Bir kompleks şeklinde düzenlenmiş olan bu mekân, tepenin hemen eteğinde bir müze, anma günlerinde yapılacak töreni seyretmek için anfi şeklinde düzenlenmiş bir tribün,merasim pisti gazino,su deposu,çeşmeler,muhafız kıtası için gerekli binaları kapsayan 200 metrekarelik bir alanı kaplamaktadır.
Çiğiltepe Şehitliği
Çiğiltepe’de şehit olanların anısına sembolik olarak 1996 da yapılmıştır. Şehitliğin girişinde intihar eden Albay Reşat Çiğiltepe’nin bronz bir büstü ile kitabe vardır. Kitabede şunlar yazılıdır:
57 nci Tümen Komutanı
Albay Reşat Çiğiltepe
(1879-1922)
İstanbul’da doğdu. Ziya Paşa’nın oğludur. Trablusgarp,Balkan,Çanakkale ve Birinci Dünya Savaşlarına katıldı. Askeri mahkeme üyeliği yaptı. Milli Mücadeleye katılmak üzere İnibolu’dan Anadolu’ya geçti. İnönü ve Sakarya savaşlarına katıldı. Büyük Taaruz’da Yarbay idi. 27 Ağustos 1922 günü Çiğiltepe’ye emredilen saatte hedefine varamaması nedeniyle intihar etmiştir. Sandıklı’da gömülüdür. Mecidi nişanları,gümüş muharebe liyakat ,Tahlisiye,Alman,Avusturya-Macaristan Harp madalyaları ve İstiklâl madalyası ile ödüllendirilmiştir.
Ruhu şad olsun. Türk ulusunun minnet ve şükranlarını sunuyoruz.
Etrafı mermer korkuluklar ile çevrili bu şehitliğin içinde çimenle kaplı yerde küçük mermer plaketlere burada şehit düşenlerin isimlerinin yazılı olduğu makam mezarları vardır.
Bu makam mezarlığının başında da mermerden şu kitabe yer almaktadır:
BÜYÜK TAARUZ ŞEHİTLİĞİNDE
26-29 AĞUSTOS 1922 GÜNLERİ
MUKADDES VATAN TOPRAKLARI İÇİN
ŞEHİT DÜŞEN YÜCE KAHRAMANLAR
YATMAKTADIR.
Buradaki diğer bir mermer kitabede ise şunlar yazılıdır:
“Afyonkarahisar,Dumlupınar Meydan Muharebesi ve onun son devresi olan 30 Ağustos Muharebesi Türk Tarihi’nin en önemli bir dönüm noktasını tekil eder.
Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk devletinin genç Türk Cumhuriyetinin temeli burada sağlamlaştırıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları ,bu semada uçan şehit ruhları Devlet ve Cumhuriyetimizin ebedi koruyucularıdır. Bu büyük Meydan Savaşında şehit düşen evlatlarımızı rahmet minnet ve şükranla anıyorum.
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
30 Ağustos 1924
2004 yılında Afyon Valiliğince çevre düzenlenmesi ve etrafın ağaçlandırma çalışması yapılmıştır. Yine Şehitliğe giden Afyon-Antalya yolu üzerindeki ayırım noktasından itibaren 10 km. lik yol asfaltlanmıştır.
Dumlupınar Şehitliği
Kütahya-Afyon karayolundan, Afyon’a 60 km. kala Âbideler sapağına girildikten 41 km. sonra Şehitlik ve âbide karşımıza çıkar. Kütahya ili Dumlupınar ilçesi sınırları içerisindeki Cafer Gazi Tepesindeki bu anıt ve şehitlik,cephede ve cephe gerisinde verilen 137 000 şehidimizin anısına, 26.08.1992’de Büyük Taaruzun 70 inci yıldönümünde, Kültür Bakanlığınca yaptırılıp ziyaret
açılmıştır. Bu kompleks girişten itibaren şadırvan,namazgah, Atatürk İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’ın üçlü anıtı,Milis Anıtı,500 kişilik şehit mezarları ve kitabeleri,baba-oğul anıtı ile tepenin üzerindeki Mehmetçik anıtından meydana gelmiştir.
Şehitliğin kapısından girince mermer bir platform üzerinde Atatürk ortada,sağında Fevzi Çakmak solunda ise İsmet İnönü’den meydana gelen bronzdan yapılmış olan üçlü heykel grubu gelmektedir. Atütürk’ün boynunda dürbün sol elinde ise bir baston vardır. Sağ elini ileriye doğru uzatmış bir şekilde durmaktadır. Her üçü de Kurtuluş Savaşında giydikleri tarzda asker üniformalı olup başlarında kalpak vardır.
Kurtuluş Savaşında savaşan Türk halkını temsil eden bu “Milis Anıtı” mermer bir kaide üzerinde bronzdan yapılmış üçlü bir heykel grubudur. Önde ortada diğerlerine göre biraz daha ileriye çıkmış olan genç bir milis omuzunda fişeklik ve sağ elinde tuttuğu bir tüfek ile canlandırılmıştır. Sağında biraz arkasında kucağında çocuğu ile genç bir kadın kurtuluş savaşındaki çocuğunu arkasına bağlayıp cepheye mermi taşıyan cefakar Türk kadınını sembolize eder. Sol tarafta ise yine biraz geride yaşlı,sakallı başı kalpaklı ,yarı asker giyimli bir erkek sol kolunu ileriye doğru uzatarak parmağı ile ileriyi işaret etmekte olup Kurtuluş Savaşının genç-yaşlı demeden topyekün bir mücadele olduğunu gösterir.
Kaidenin altındaki mermer kitabede Mehmet Akif’in şu dizeleri yazılıdır:
“Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım
Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım
Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım”
Tepedeki Mehmetçik Anıtına giden merdiven basamaklarının sağında ise bir trajediyi canlandıran “Şehit Baba-Oğul Anıtı” vardır. 1912 yılında oğlu Mehmet 8 yaşında iken askere giden Çetmili Kara Ali Çavuş’un hikayesini anlatır. Balkan Savaşına giden Ali Çavuş sırasıyla Galiçya,Hicaz,Yemen ve Kafkasya’da cepheden cepheye koşarak 11 yıl köyünden ve ailesinden uzak kalmıştır. Milli Mücadele başlayınca da doğu cephesinden Kurtuluş Savaşına koşmuştur. Dumlupınar’da Başkomutanlık Meydan Savaşında 19 yaşındaki Alay Sancaktarı Mehmet Onbaşı ile karşılaşır. Mehmet Onbaşı onun 11 yıl önce köyünde bıraktığı oğludur. Baba- oğul’un sevinci çok kısa sürer,31 Ağustos günü Kara Ali Çavuş oğlunun kolları arasında şehit olur. Oğlu Mehmet ise 9 Eylül’de İzmir’e giren birliğin başında şehit düşer. Bronzdan yapılmış bu ikili heykel de genç oğul şehit babasını kucağında taşımaktadır. Anıtın altındaki mermer kitabede ise bu hikaye anlatıldıktan sonra “Yüce kahramanları minnet ve şükranla anıyoruz” denilmektedir.
Şehitliğin kapısından girince tam karşıdaki mermer merdivenlerle çıkılan tepeciğin üzerinde mermer bir kaide üzerinde bronzdan yapılmış, elinde süngüsü ile bu savaşta şehit olan isimleri bilinmeyen askerlerimizi temsil eden “Mehmetçik Anıtı” bulunmaktadır.
Şehitliğin giriş kapısı ile Mehmetçik Anıtına çıkan merdivenlerin arasındaki geniş çimenlik sahada isimleri tesbit edilebilen şehitlerimizin mermerden yapılmış sembolik mezarları bulunmaktadır.
Şehitlikteki kitabelerden en önemlisi de Atatürk’ün sözlerini ihtiva edenidir. Mermer üzerine yazılı olan bu kitabe şu sözler yazılıdır:
“26 Ağustos 1922 Afyonkarahisar Dumlupınar Meydan Muharebesi ve onun son devresi olan 30 Ağustos Muharebesi Türk tarihinin en önemli bir dönüm noktasını teşkil eder.
Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devletinin ve genç Türk Cumhuriyetinin temeli burada sağlamlaştırıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları bu semada uçan Şehit ruhları Devlet ve Cumhuriyetimizin ebedi koruyucularıdır.
Bu büyük Meydan Savaşında Şehit düşen evlatlarımızı rahmetle minnet ve şükranla anıyorum.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk”
Yüzbaşı Ağah Efendi (Kurtkaya) Şehitliği
Afyonkarahisar-Büyük Kalecik Kasabasında Kocatepe’ye tek geçit olan Kurtkaya mevkiindedir. Savaşta Kocatepe Karargâhını korumakla görevlendirilen 150 kişilik askeri birlik Kalecik Köyü Kurtkayası mevkiinde mevzilemişlerdi. Şuhut istikametinden 24 Ağustos 1922 akşamı gizlice gelen askerler 25 Ağustos sabahı Büyük Taaruz emriyle harekete geçmiş ve Yunan kuvvetleri Baş komutanı Hacı Anesti General Trikopis’in buraya yardımcı kuvvet gönderilmesi isteğini reddederek “Ben o mevzileri gezdim Türkler o tel örgüleri değil aşmak asla yanına bile yaklaşamazlar” dediği tel örgülerini bir anda aşarak Yunan tümeniyle savaşa başlamıştır. 26 Ağustos 1922 günü öğleden sonra düşmanı Afyon istikametinde kaçırmayı başaran Bayburtlu Yüzbaşı Ağâh ve Sinop’lu Üsteğmen Hulusi Feyzullah 100 kadar askerle birlikte bu mevkide şehit düşmüşlerdir.
Büyük Taaruz’un ilk şehitlerinden olan bu kahramanlar için 1972 de Kültür Bakanlığınca burada sembolik olarak yapılmıştır. 1993 de burası genişletilmiş ,büyük bir anıt,tören alanı ve geçiş yolları yapılmış olup bu yeni düzenlemenin açılışını Fikri Sağlar yapmıştır. 2004 yılında burası yeniden restore edilmiştir.
Yüzbaşı Ağâh Efendi ile Üsteğmen Feyzullah Efendi’nin mezarları mermerden basamaklarla çıkılan Selçuklu tarzı kemerleri olan açık türbe şeklinde yapılmıştır. Mezarların üzerleri ise yine Selçuklu mimari tarzı bir kubbe ile kapatılmıştır.
Yüzbaşı Ağâh’ın mezar kitabesinde şu sözler yazılıdır:
“Büyük Taaruz 26 Ağustos 1922 günü sabah 04.30 da başlamış ve iki saat içinde düşmanın bütün tel örgüleri parçalanarak gün doğmadan zaferin ilk ışıkları Anadolu’yu parlatmaya başlamıştır. Başkumandanlık Kararğâhı’nın bulunduğu Kocatepe’ye tek geçit yeri olan Kalecik ve Kurtkaya Bölgeleri Türk ordusu için çok önemli idi ve düşmandan bir an önce alınması ve düşmanın yok edilmesi görevi 12. Tümen 36. Alay 6.Bölük Komutanı 24 yaşındaki Bayburtlu Yüzbaşı Ağâh’a verildi. Yz. Ağâh,emrindeki 150 Mehmetçik ve Sinoplu Üsteğmen Feyzullah ile beraber 2500 kişilik düşman tümenine saldırarak büyük bir savaşa başladı. 26 Ağustos öğleden sonra başlayan çarpışmalar 27 Ağustos öğlene kadar sürdü. Düşmanın içine kadar dalan Yzb.Ağâh onlara ağır kayıplar verdirerek batı istikametine kaçmalarını sağladı. Büyük bir takviye alan düşman birliği ile çarpışırken Yzb. Ağâh 100 Mehmetçik ve Üsteğmen Feyzullah ile birlikte şehit düştü. Geriye kalan 50 Mehmetçik ve gelen takviye kuvvetlerimizle düşman bu vadi içinde tamamen yok edildi. Kahraman Yüzbaşı Ağâh Efendi ve arkadaşlarını minnetle anıyoruz. Ruhları şâd olsun.”
Şehitliğin girişinde sol tarafta yüksek bir mermer kaide üzerinde bronzdan yapılmış sol elindeki sünğüsünü ileriye doğru uzatan Mehmetçik heykeli vardır. Mehmetçiğin ayakları arasında yerde düşman askerleri yatmaktadır.
Yıldırım Kemal Şehitliği
Afyonkarahisar’ın Sincanlı İlçesine bağlı Yıldırım Köyünde Tren İstasyonu binasının yanındadır. Bu köyün eski adı Küçükköy iken Yıldırım Kemal’den ötürü “Yıldırım” ismini almıştır. Süvari Üsteğmeni olan Kemal 57 inci Tümen ile Denizli,Çal,Afyon ve Sakarya Muharebelerine katılmış ve çok büyük yararlılıklar göstermiştir. Katıldığı son muharebede yaralanan bu şehidimiz tedavi görmekte olduğu Konya’daki hastahaneden Büyük Taaruzun başlayacağı haberini alınca iyileşmeyi beklemeden ve doktorların onayını almadan kaçmış ve Fahrettin Altay Paşa’nın bulunduğu cepheye gelmiş,paşa onu o sırada Küçükköy Tren İstasyonundaki Yunan birliklerini ortadan kaldırmak için savaşmakta olan İkinci Tümene bağlı olan 2.inci Alayına göndermiştir. Burada istasyonu müdafaa etmekte olan Yunan piyadelerine ,birliği ile hücum ederek Küçükköy gibi Afyon bölgesindeki Yunan kuvvetlerinin İzmir’e ulaşması ve haberleşmesini sağlayacak olan önemli bir staratejik bölgeyi düşmandan temizlemiştir. En büyük arzusu mensup olduğu Süvari birliğinin başında İzmir’e girmek olan Yıldırım Kemal (1898-1922),Ayaşlı Rauf ,İstanbullu Selâhattin,Bayramiçli Lütfi ve Kırklarelili Azmi efendi ismindeki dört subay ve 30 erle birlikte şehit düşmüştür.
Topluca gömülen şehitlerin mezar ve anıtları 1966 da bugünkü biçiminde tanzim edilmiş 1996 da da yeni düzenlemeler yapılmıştır. Yıldırım Kemal’in mezarı mermer kare bir kaide üzerinde bir obelisk biçimindedir. Hayat hikayesi ise obeliskin üzerinde eski yazı ile yazılıdır. Kaide de ise şu ibare vardır:
” Bu taş 26-27 Ağustos 1922 Muharebesinde Yunan ordusunun hatt-ı ric’atini kesen Türk Süvari kolordusunun bu civarda verdiği şehitler namına dikilmiştir. Kendilerine Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti niyaz olunur.”
Bu ibareden sonra burada şehit düşen subay ve erlerin isimleri yazılıdır.
Üç Tepeler Şehitliği (Büyük Aslıhanlar Şehitliği)
Dumlupınar’a 15 km.lik bir mesafededir. Büyük Aslıhanlar köyünün hemen batısındadır. Şehitlik obelisk şeklinde mermer bir kaide üzerindeki dikilitaş ,kitabe ve mezarlardan meydana gelmiş olup 1995 de düzenlenip 30 Ağustosda Kütahya , Afyon Valileri,Garnizon ve Kuvvet Komutanları ile bölgenin diğer idari amirleri ve kalabalık bir vatandaş kitlesinin bulunduğu merasimle Afyon Milletvekili ve Maliye Bakanı İsmet Atila tarafından ziyarete açılmıştır.
30 Ağustos 1922 de Başkomutanlık Meydan Muharebesinde,Büyük Aslıhanlar köyünde şehit düşen Elazığlı Binbaşı Hacı Ömeroğlu Yusuf Ziya.Diyarbakırlı Üsteğen Mehmet oğlu Ahmet, Urfalı Teğmen Halil, İbrahimoğlu Mustafa Hilmi isimli subaylarla beraber 42 Mehmetçiğin makam mezarları bulunmaktadır.
Ayazin taşından yapılmış olan obelisk şeklindeki dikilitaşın tepesinde bir ay yıldız, kaideye yakın yerinde obeliski çepeçevre saran bir ithaf kitabesi vardır. Bu kitabede “Aziz Şehitlerimiz vatan size minnettardır ruhunuz şâd olsun” yazılıdır.
Giresunlular Alay Şehitliği
Afyon’un İncehisar-Doğanlar köyünde,Dede sivrisi tepesinin 1.5 km. kuzeybatısındadır.Burada, Kurtuluş Savaşında Sivri Tepe’yi düşmandan geri almak için hücum eden 47.inci Giresunlu Gönüllüler alayından şehit olan 14 kişinin mezarı bulunmaktadır. Şehitliği burada savaşan Giresunlu Ahmet Halis Asal (R.1318-M.1977) yanında şehit düşen arkadaşları için 1967 de yaptırmıştır. Daha sonra bu şehitlikte çevre duvarı,mermer bir anıt gibi bir takım düzenlemeler de yapılmıştır. Ondört mezar dikdörtgen sanduka şeklinde mermerden yapılmış olup baş kısımlarındaki ay-yıldız’ın altında isimleri yazılıdır. Ayak uçlarında ise yuvarlak birer suluk vardır. Üstleri toprak örtülü olup çimlendirilmiştir. Şehitliği yaptıran Halis Asal ölümünden sonra vasiyeti üzerine kendisi de buraya gömülmüştür. Şehitlikte yatanların isimleri Halis Asal tarafından verilmiştir: 1- Sayca Köyü Hasip Hasan oğullarından 1314 doğumlu Ahmet oğlu Dursun 2- Görele/Daylı köyünden Veli oğullarından 1311 doğumlu Mustafa oğlu Yusuf 3- Keşap/Küçükgeriş Köyünden Yusuf oğullarından 1303 doğumlu Emin oğlu Yusuf 4- Keşap/Karabulduk köyünden Çiran oğullarından 1315 doğumlu Şükrü oğlu İbrahim 5- Dereli/Yavuz Kemal Hapan köyünden Türkmenoğullarından 1314 doğumlu Yusuf oğlu Osman 6- Bulancak /Ucallı Mahallesinden Derviş oğullarından 1314 doğumlu Hüseyin oğlu Niyazi 7- Keşap-Halkalı köyünden Alaşalvar oğullarından 1317 doğumlu Salih oğlu Abdullah 8- Hamurlu Köyü Tumbat oğullarından 1309 doğumlu Ahmet oğlu Osman 9- Tatlılı Köyünden Durmuş oğullarından 1316 doğumlu Hüseyin oğlu Nazım 10- Boz Tekke Köyü Karslı oğullarından 1315 doğumlu Ali oğlu Hasan 11- Çukur Köjyü Sipahi oğullarından 1317 doğumlu Mehmet oğlu Necip 12- Alınyoma/Balâ köyü Hallaç oğullarından 1317 doğumlu Osman oğlu Hüseyin 13- Kemaliye Köyü Eski oğullarından 1315 doğumlu Ahmet oğlu Mustafa 14- Çiçekli Köyü Topçu oğullarından 1316 doğumlu İlyas oğlu Rasim.
Anıtkaya Şehitliği
Afyonkarahisar’ın Anıtkaya Kasabasındaki bu şehitlik burada savaşan 13.üncü Alay’ın şehitleri için yapılmış olup 1972 de yenilenmiştir. Bu şehitlikte 12 Subay ve 6 er yatmaktadır. 13.üncü alaydan şehit olan subay ve erlerimiz : Şemdinlili Binbaşı Galip Bey,Rizeli Yüzbaşı Hasan Hüseyin, Mersinli Teğmen İshak,Mersinli Asteğmen Atıf, Ilgınlı Er Halil Ömer,Konyalı Er Mehmet Sait,Karacasulu Er Galip Mustafa. 20.inci Alaydan şehit olan subay ve erlerimiz ise: Batumlu Üsteğmen Ahmet Nidai,Silifkeli Asteğmen Hüseyin,Antalyalı Er Mehmet Köse,Aksaraydan Er Mehmet Durmuş’dur. Ruhları şâd olsun.
Şehitlik 1972 de bugünkü haliyle düzenlenmiştir. Üç basamaklı mermer bir kaide üzerinde yükselen obelisk biçimindeki taşın dört yüzünde de kartuşlar içinde eski yazı ile şehitlerin isimleri yazılıdır. Bu anıtın sağ tarafında ise yine mermer üzerine yazılı olan şu kitabeler vardır:
” Anıtkaya (Eğret) Kurtuluş Savaşımızı eşsiz bir zaferle düğümleyen Kocatepe’den gürleyerek ve coşarak bir sel gibi bu topraklardan Akdenize akıp giden Büyük Taaruzda yoğun düşman kuvvetlerinin içine baskınla dalan ve boğaz boğaza amansız savaşlarla büyük zafer yaratıcıları ve bu uğurda vatanları,onurları ve yurttaşları için canlarını feda eden,sayısız kahramanların şehitliğidir” 28 Ağustos 1972 B.ALPAKAN
Diğer bir kitabede ise şu sözler yazılmıştır:
” 28 Ağustos 1922 Muharebesinde düşman hattı ricatini keserek arkalarından taaruz eden Türk Süvari Kolordusunun bu civarda verdiği şehitler adına dikilmiştir. Kendilerine Cenab-ı Hakk’ın rahmeti niyaz olunur.”
Şuhut Şehitliği
Afyon’un Şuhut İlçesinin merkezindedir. 26 Ağustos’da başlayan Büyük Taaruz’da cephe gerisindeki seyyar hastahane Şuhut’daki Büyük Caminin içinde kurulmuştu. Bu geçici hastahane ve cephede şehit olanlar Demirciler Çarşısı civarındaki mezarlığa defnedilmişlerdi. Daha sonra şimdiki Şehitlik düzenlenmiş ve buraya topluca nakil yapılmıştır. Çok sade olarak düzenlenmiş bu şehitlik oldukça geniş bir alanı kaplamaktadır. İçerideki mermer kaide üzerinde yükselen obelisk biçimindeki anıtın üzerinde ” Kurtuluş Savaşının Aziz Şehitleri 1922″ yazılıdır. Burada yatan şehitlerimizin çok büyük bir kısmının kimliği bilinmemektedir.
Bolvadin Kurtuluş Savaşı Şehitliği
Afyon’un Bolvadin ve çevresinde şehit olanlar İlçedeki Mezarlığa defnedilmişlerdir. Birçok isimsiz kahramanın anısına ilçede yeni sembolik olarak yeni bir şehitlik yapılmıştır. Burada İstiklâl Şehitler abidesi ile sembolik mezarlar yer almaktadır. Ortada mermerden yapılmış dikilitaş şeklindeki abidenin üzerinde Kurtuluş Savaşında Şehit düşenler için yaptırıldığını yazan bir plaket vardır.
Büyük Taaruz Şehitliği
Şehitlik,Afyon’a 16 km. uzaklıktaki Işık Tepe (Sarıkız)’nin üzerinde olup Antalya,İzmir Karayollarının kavşağının çok geniş bir bölümünden görülmektedir. 26-29 Ağustos 1922 de Dumlupınar ile Afyon arasında yapılan Yıldırım Savaşlarında şehit düşen 275 Subay ve 2150 Mehmetçiğin anısına sembolik olarak 1993 de Kültür Bakanlığı ve Afyon Valiliğinin ortak çalışması ile yapılmıştır. Şehitlik yeri olarak da savaşın en yoğun olarak geçtiği Sincanlı ovasının başlangıcı olan Afyon-Antalya-İzmir Karayolu kavşağının bulunduğu Işıktepe seçilmiştir. 3000 metre karelik bir alanı kapsayan şehitliğin giriş bölümünde solda namazgah,sağda şadırvan,girişin tam karşısında ise Mermerden yapılmış sekizgen kaide üzerinde ,tepeyi sembolize eden toprak ve kaya parçalarının üzerinde gösterilmiş bronzdan Atatürk’ün Kocatepedeki düşünceli duruşunu gösteren Anıtı vardır. Bu anıt kaidesiyle birlikte 18 metre yüksekliğindedir. Alttaki mermerden sekizgen kaidenin her cephesine Büyük Taaruza katılan komutanların isimleri yazılıdır : Fevzi Çakmak,İsmet İnönü,Sakallı Nurettin Paşa,Dördüncü Kolordu komutanı Kemalettin Sami Paşa,Beşinci Süvari Kolordu komutanı Fahrettin Altay,Batı cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz. Liste Albay ve Yarbayların isimleri ile devam eder. Kaidenin diğer yüzlerinde ise Atatürk’ün bu savaşta verdiği emir ve direktiflerden bazı parçalar yazılıdır.
Anıtın her iki tarafında da savaş sahnelerini canlandıran 45 metrekarelik iki büyük rölyef vardır. Şehitliğin giriş kapısı 8 m. yükseklikte sivri kemerlidir. Kapı ile Atatürk Anıtı arasındaki kısımda , şehit olan 500 er ve 100 subayın künyelerini içeren temsili mezar taşları yapılmıştır.
Atatürk 26 Ağustos sabahı Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak,Batı Cepheleri Komutanı İsmet İnönü ve Birinci Ordu Komutanı Sakallı Nurettin Paşa ile savaşı yönetmek üzere Kocatepe’ye gelmişti. 4.30 da Topçu ateşi başladıktan iki saat sonra Birinci Süvari Tümeni Çayhisar’ı işgal etmiş,6.40 da Tınaztepe,Kalecik sivrisi alınmıştı. Çiğiltepe alındıktan sonra Yunan mevzilerinin arkadaki ikmal ile ilgileri kesilmiş ve yer yer çekilmeye başlamışlardır. Bu başarıları diğerleri de takip etmiş ve 30 Ağustos’da zafere ulaşılmıştır.
Yunan kuvvetleri terk ettikleri Uşak, Eskişehir, Aydın, Alaşehir, Turgutlu, Ahmetli, Salihli ve Manisa ile buradaki diğer kasaba ve köyleri Yunan Orduları Başkomutanı Hacı Anesti’nin emri ile yakmışlardır. Zaferden sonra esir alınan Yunan Komutanları Başkomutan vekili General Trikopis,İkinci Kolordu Komutanı Dighenis ve Albay Vandanis ile Kalinas Uşak’a Atatürk ve genel Kurmayının bulunduğu yere götürüldü. Onları ilk karşılayan Batı Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz Paşa,yanan köyleri ve yapılan mezalimi gördüğü için kendini tutamayarak şöyle bağırmıştır: “Sezleri muntazam ve asri bir ordunun zâbitleri diye mi,yoksa hunhar bir çetenin efrâdı olarak mı karşılayayım? bunda mütereddidim” Yunanlı komutanlar önce İsmet İnönü,Fevzi Çakmak,Nurettin Paşa ve Kemalettin Sami Paşa nın huzuruna getirildiklerinde,General Trikopis onların ellerini sıkmak istemişse de sadece hafifçe eğilmişler ve ellerini vermemişlerdir. Daha sonra Atatürk’ün huzuruna getirildiklerinde o,burada hiç kimsenin düşünmediğini yapar ve tutsak komutanları güler yüzle karşılar ve General Trikopis’in elini sıkarak “Oturun General,Yorulmuş olacaksınız” der. Daha sonra hep birlikte bir masanın etrafına otururlar ve Atatürk onlarla bir süre görüşerek savaş hakkında bazı sorular sorar. Görüşme bitince ayağı kalkan Atatürk Trikopis’e “Sizin için bir şey yapabilirmiyim” der,General de İstanbul’da bulunan eşine sağlığının yerinde olduğunun haberinin verilmesini rica eder, bunun üzerine Atatürk ” Harb bir talih oyunudur General. Bazen en mahiri de yenilir. Siz vazifenizi yaptınız. Mes’uliyet tarihten geliyor. Müteessir olmayınız” diyerek görüşmeyi bitirir.
Güneye giden karayolunun kavşağına çok yakın bulunan bu Anıtı ve şehitlerimizi güneydeki tatilimize çıkarken en fazla yarım saatimizi alacak bir ziyaret ,onların döktüğü kanlar neticesinde bu günümüzü yaşadığımızdan hepimizin bir vefa borcudur.
Emirdağ Suvermez Şehitliği
Afyon’un Emirdağ ile Suvermez köyleri arasındaki Yarım Hatıl mevkiindedir. Küçük bir şehitlik olup kitabesinde “İstiklâl Savaşı Şehitleri” yazılıdır. İsmi tesbit edilebilen yalnızca bir tanesinin ismi yazılıdır o da “Niğde Aksaray’dan Er Ali oğlu Hasan 21 Ekim 1922″ .
Emirdağ’ın Çatallı ve Tezköy ’de küçük birer şehitlik bulunmaktadır.
Afyonkarahisar Hava Şehitliği
Asrî Mezarlık içerisindeki bu şehitlik mezarlıkla birlikte 1933-1936 yıllarında yapılmıştır. Buraya Milli Mücadele’de ve daha sonra şehit olanlar gömülmüşlerdir. 24 Temmuz 1922 sabahı Akşehir karargahından havalanarak Afyon’un güneyine keşif uçuşu yapan Hava Üsteğmeni Cemalettin ve Teğmen Reşit Bahaeddin iki Yunan uçağının saldırısına uğramışlar ve hava çarpışmasında Yunan uçaklarını düşürmüşlerdir. Ancak bu arada cephaneleri kalmadığından takviye gelen iki Yunan uçağının açtığı ateş sonucu Gazlıgöl civarına düşerek şehit olmuşlardır. Şehitler önce Kadınana Mezarlığına,Kesikbaş Sultan Türbesi yanına defnedilmiş,1936 da Asri Mezarlığa nakledilmişlerdir. Anıt mezarları,dikdörtgen gövde üzerine piramidal biçimde sarp kayalık ve onun da üzerinde kanatları açık uçan bir kartal işlenmiştir. Yanda ise kırık bir uçak pervane maketi vardır. Şehitliğin kaidesindeki kitabe şöyledir: “Afyonkarahisar Muharebesinde şehit olan Türk Teyyarecileri cenaze merasimi 25 Temmuz 1338. Kahraman Bahaeddin ve Cemaleddin Beyler Gazlıgöl civarında Yunanlılar tarafından teyyaresi sükut ettirilmek suretiyle şehit edilmişlerdir”
Bu şehitlikte 1939 dan itibaren günümüze kadar hayatlarını kaybeden diğer hava şehitlerimiz yatmaktadır.

__________________
MΣTOBO¥ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05.06.2008, 17:39   #15
Ŧσяυмiℓк - Dєℓi Mσ∂.
 
Üyelik tarihi: 16.03.2007
Nerden: Bilinmiyor...
Mesajlar: 9.536
Tecrübe Puanı: 12 MΣTOBO¥ MΣTOBO¥ MΣTOBO¥
Standart Kütahya Anıt ve Şehitlikleri

I.Dünya Harbinin sonunda 31 Ekim 1918 de İmzalanan Mondros Anlaşması sonucunda Yunan Kuvvetlerinin 15 Mayıs 1919 İzmir’e çıkıp Batı Anadolu’yu istilâ hareketine başlamasıyla oluşan süreç içerisinde, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 da Samsun’a çıkarak Milli direnişi başlatmasıyla Kurtuluş Savaşı başlamıştır. I.İnönü (9-10 Ocak 1921) ve II. İnönü (31 Mart-1 Nisan 1921) Savaşları ile başlayıp 26 Ağustos 1922 de Kocatepe’de başlayan Başkumandanlık Meydan Savaşı’nın 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da büyük zaferin elde edilmesiyle Eskişehir -Afyon hattında verdiğimiz 137.000 şehidimiz için bu bölgede, onların anısına yapılan anıt ve şehitlikler Kültür Bakanlığı ile bağlı oldukları valilik ve kaymakamlıkların birlikte çalışmalarıyla ziyarete açılmıştır.
Şehit Sancaktar (Meçhul Asker) Anıtı (Altıntaş)
Kütahya Altıntaş ilçesinde, Çalköy’e 2,5 km., Dumlupınar’a 15 km uzaklıkta Şehit Sancaktar Mehmet Anıtı bulunmaktadır. 30 Ağustos Zaferi’nin ertesi günü Atatürk savaş alanını gezerken, Berberçamı denilen yerde, bir top mermisinin açtığı çukurda karışık halde Türk ve Yunan askerlerinin cesetlerini görmüştür. Bunların arasında bir kolu kaskatı havada kalmış, elindeki Türk Bayrağı’nı bırakmayan bir Türk şehidi ile karşılaşmıştır. Gördüğü bu olaydan son derece etkilenen Atatürk Yunan askerlerinin cesetlerine bakarak “Çocuk burada ne işin vardı” dedikten sonra yanındakilere yerdeki Yunan bayrağını göstererek, “bayrağı buradan kaldırın. O bir milletin şerefidir” diyerek eli havada bayrağı bırakmayan Türk şehidine yaşlı gözlerle bakmış ve kimliğinin araştırılmasını istemiştir. Ancak askerin üzerinde künyesi bulunamamış ve kimliği öğrenilememiştir. Bunun üzerine savaş sonrası burada yapılacak anıta ismi bilinmediğinden Şehit Mehmet adının verilmesini istemiştir.
Bu anıtın temeli Zafertepe’de Atatürk tarafından 1924 yılında atılmış, Mimar Hikmet ve Taşçı Kadri’nin yapmış olduğu anıt 1927 yılında törenle açılmıştır. Tören açılışını yapan Atatürk şu konuşmayı yapmıştır:
“Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk Devleti’nin temeli burada atıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı, bu sahada, bu semada dolaşan şehit ruhları devletimizin ebedi muhafızlarıdır. Burada temelini attığımız Şehit Asker Anıtı işte o ruhları, o ruhlarla beraber Gazi arkadaşlarını, fedakâr ve kahraman Türk milletini temsil etmektedir. Bu Anıt Türk Vatanına göz dikenlere Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, savletini, kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır”.
Bu anıt 1964 yılında çıkan 220 sayılı yasa ile Zafertepe’de yeni bir zafer anıtının yapılması kararlaştırılmıştır. Bunun üzerine Şehir Asker Anıtı’nın mermer parçaları ve sancağı, Zafertepe’deki yerinden sökülerek 1979 yılında, olayın geçtiği yerde, Berberçam Tepesi’ne dikilmiş ve Tümgeneral Ali Özveren tarafından törenle açılmıştır.
Anıt, mermer dikdörtgen bir kaide üzerinde olup, mermer basamaklarla çıkılmaktadır. Anıtın çevresi çeşitli dekoratif elemanlarla süslenmiş, etrafı mermer parmaklıklı bir platform ile çevrilmiştir. Burada Şehit Mehmetçik’in kolu ve tuttuğu sancak sembolize edilmiştir.
Zafer Anıtı-Zafertepe, Çalköy (Altıntaş)
Kütahya Altıntaş ilçesi, Çalköy’de 30 Ağustos 1922’de Atatürk’ün idare ettiği Başkumandanlık Meydan Savaşı’nda, 1 Eylül 1922’de “Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir, İleri” emrini verdiği 1.181 rakımlı Zafertepe’de Zafertepe Anıtı bulunmaktadır. Bu anıt 30 Ağustos Zaferi ve Kurtuluş Savaşı’nı Türk Milleti’nin birlikte oluşturduğunu sembolize etmektedir. Anıtın yapılmasına 1964 yılında karar verilmiş ve 30 Ağustos 1972 yılında tamamlanmıştır.
Kurtuluş Savaşı’nı sembolize eden bu anıt değişik yöndeki üçgen bloklardan meydana gelmiştir. Bununla Türk Milleti’nin diğer milletlerin gösterdiği haksızlığa feveranını ve Anadolu’yu işgal eden düşman kuvvetlerine karşı tek vücut halinde birleşerek kazandığı zaferi simgelemektedir.
Yüzbaşı Şekip Efendi Anıtı (Altıntaş)
Kütahya Altıntaş ilçesi, Zafertepe-Çalköy’de Yüzbaşı Şekip Efendi Anıtı bulunmaktadır. Harputlu Yüzbaşı Şekip Efendi (1886-1922) 14.Süvari Tümeninin 3.Alayı subaylarından olup, 29 Ağustos günü Yunanlılara hücum ederken şehit düşmüştür. Aynı alaydan olup şehit olan, Düzce-Üsküp’ ten Veysel Ömer, Keskin-Yağlıker’ den Veli Mehmet, Akhisar-Tatasut’ tan İbiş Ömer de bu şehitlikte gömülüdür.
Anıt, Başkumandanlık Meydan Savaşı’nda 29 Ağustos 1922’de Yunanlılara hücum eden Türk Süvari Kolordusu’nun bu civarda verdiği şehitler adına yapılmıştır. 14.Süvari Tümeninin 3.Alayının 2.Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Şekip Efendi, Altıntaş’da kendilerine hücum eden Yunan kuvvetlerine karşı çevre savunması yaparken 2.000 kadar askeri esir almıştır. Daha sonra Yunan topçu birliğini ele geçirmek için hücum ettiğinde yoğun bir top ateşi ile karşılaşmış ve bir kısım erleri ile birlikte şehit düşmüştür.
Yübaşı Şekip Efendi adına 1972’de dikilmiş olan bu anıt mermer bir kaide üzerinde bir dikilitaş şeklindedir. Anıtın mermer kaidesi üzerinde Latin harfleri ile şunlar yazılıdır:
“29 Ağustos 1922 Muharebesinde Yunanlılara Hücum eden Türk Süvari Kolordusunun bu civarda verdiği şehitler namına yapılmıştır”. Aynı sözcükler eski harflerle obeliskin diğer yüzünde de yazılıdır.
Bunun dışında anıtın diğer yüzlerinde;
”İşgal altındayken bu yer, uğrunda can verdin vatana, sen çok büyüksün şehit asker, ne yapılsa azdır hatırana”; ”14.Süvari fırkasından 3.Alaydan Yüzbaşı Harputlu Şekip Efendi yine 3.Alaydan nefer Düzce’nin Üsküp Nahiyesinden Veysel Ömer Keskin’in Yağlıker köyünden Veli Mehmet, Akhisar’ın Tatasut Köyünden İbiş Ömer” yazılıdır.
Kurtuluş Savaşı Şehitliği (Dumlupınar)
Kütahya Dumlupınar ilçesinde Kültür Bakanlığı Kurtuluş Savaşı şehitlerinin anısına üç şehitlik yaptırmıştır. Bu şehitliklerden ilki 30 Ağustos 1922 Başkomutan Meydan Savaşı’nda şehit düşen askerler için yaptırılan Cafer Gazi Tepe eteklerindeki Dumlupınar Şehitliği’dir. Bu şehitliğin projesi Y.Mimar Nejat Dinçel tarafından çizilmiştir. Şehitlik namazgâh, şadırvan ve mezarlık bölümlerinden oluşmaktadır. Bu şehitlikte 100 subay, 500 er ve erbaşın mezar taşı bulunmaktadır.
Bu şehitliğin çevresine ayrıca dört anıt daha dikilmiştir. Bunlardan biri Prof.Tankut Öktem’in yapmış olduğu Atatürk, İnönü ve Fevzi Çakmak’ı birlikte gösteren heykeldir. Bunun yanında Prof.Haluk Tezonar’ın yapmış olduğu Kurtuluş Savaşı Anıtı ile Şehit Baba ve Oğul Anıtı bulunmaktadır.
Bu şehitlik 30 Ağustos Büyük Taaruz’un 70.yıldönümünde 26 Ağustos 1992’de düzenlenen bir törenle açılmıştır.
Haymeana ve Osman Gazi Anıtı (Domaniç)
Kütahya Domaniç ilçesi Çarşamba Köyü’nde, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin ninesi, Ertuğrul Gazi’nin annesi Hayme Ana’nın anıtı bulunmaktadır.
Ertuğrul Gazi Anadolu’ya geldiğinde kendisine Söğüt Kışlak, Domaniç de Yaylak olarak verilmiştir. Hayme Ana Domaniç’te ölmüş ve Ertuğrul Gazi tarafından Çarşamba’daki bir tepeye gömülmüştür. Sultan II.Abdülhamid Devlet Ana olarak anılan Hayme Ana’nın mezarını 1886 yılında buldurmuş ve üzerine bir türbe yaptırmıştır.
Kütahya Valiliği Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700.yılında bu türbeyi ve çevresindeki yapıları restore ettirmiştir. Ayrıca buraya Hayme Ana’nın bir anıtını yaptırmış ve çevresine de bir çeşme ile iki Kütahya evi yaptırmıştır. Her yıl burada Hayme Ana adına törenler düzenlenmektedir.
Hayme Ana Anıtı dikdörtgen mermer bir kaide üzerindedir. Bu kaide üzerinde Hayme Ana oturur durumda, kucağında da torunu Osman Gazi küçük bir çocuk olarak tasvir edilmiştir.

__________________
MΣTOBO¥ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla
Seçenekler
Stil



Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:19 .



Powered by vBulletin Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0