FORUMiLK
 
Geri git   Forum Ana Sayfa > Kültür & Sanat > Genel Kültür

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 01.11.2006, 15:05   #11
 
Üyelik tarihi: 15.10.2006
Mesajlar: 504
Tecrübe Puanı: 1 HaSaN
Standart




AHMED MUHTAR PAŞA (GAZİ) (1839-1919)

Osmanlı Devleti'nde ordu komutanlarından ve sadrazamlardan.

Bursa'da doğdu, babası Katırcıoğlu Halil Efendi'dir. 1860'ta Harb Akademisi'ni kurmay olarak bitirdi. Karadağ Savaşı'nda bulundu. Harb Okulu öğretmenliğinde görev aldı. Şehzade Yusuf İzzettin Efendi'ye öğretmenlik de yapmıştır (1865). 187O'te mirlivalığa (generallik) yükselerek Yemen'in merkeze bağlılığını sağlamak için gönderilen kuvvetlerin komutanı olmuş ve Yemen'deki başarılarından dolayı Müşir (mareşal) rütbesi ile ordu komutanlığı ve Yemen valiliği de kendisine verilmiştir. 1873'te kısa bir süre Nafia Nazırlığı yaptıktan sonra değişik yerlerde valilik ve komutanlıklarda bulunmuş, 1877'de Anadolu harb ordusu komutanı iken gösterdiği başarılardan dolayı kendisine "gazi" unvanı verilmiştir. 1885'te Mısır komiserliğine atanmıştır. 1908'de Meşrutiyet'in ilanından sonra Ayan Meclisi üyeliğine getirilmiş ve Ayan Meclisi başkan vekilliğine, 1911 'de de başkanlığına seçilmiştir. 22 Temmuz 1912'de
sadrazam olmuş, kurduğu kabinede üç eski sadrazam nazır olarak bulunduğu için "büyük kabine" adı verilmiş, Balkan Savaşı onun sadrazamlığı sırasında başlamıştır. Başarısızlıklar yüzünden 29 Ekim 1912'de çekilmek zorunda kalmıştır.

Darüşşafaka'yı açan Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslamiye'nin kurucularındandır. Astronomi ve takvim bilimleriyle uğraşmıştır. Gregoriyen takvim sisteminin memlekette kabulünü sağlamak için büyük çaba harcamıştır.

Ahmed Muhtar Paşa'nın eserleri şunlardır: Riyazü'l-muhtar, Miratü'l-mikat ve'l-edvar ve zeyli, bu eserin Mecmua-yı Eşkali, Islahü't-takvim, Takvim-i Sinin, Takvim-i Mali, ile ayrıca 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının Anadolu cephesinden bahseden Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sanisi, 1294 Anadolu'da Rus Muharebesi adlı basılmış tarihi bir eseri vardır.



AHMED PAŞA (CEZZAR) (?-1804)

Vezir.

Bosna'da doğmuştur. Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa'nın yanında yetişmiştir. Paşa'nın ikinci Mısır valiliği sırasında yanında bulunmuştur. Ali Paşa'nın azledilerek geri dönmesinden sonra Mısır'da kalarak Abdullah Bey'e kapulanmıştır. Abdullah Bey'in Urban tarafından öldürülmesi üzerine Buhayre kaşifliğine atanan Ahmed, Abdullah Bey'in öcünü almak için birçok Arap öldürmüş bundan ötürü kasap anlamma gelen "cezzar" takma adını almıştır.

Fakat bir zaman sonra istanbul'a kaçmış sonra da Şam valisi Osman Paşa'nın hizmetine girmiştir. Tahir Ömer, Zeydan ve Sahab aileleriyle yapılan uğraşmalarda yararlılığı görülmüş ve 1775'te kendisine Beylerbeyi rütbesi verilmiş, bir zaman sonra da vezirlikle Sayda valiliğine atanmıştır (1776).

Suriye'de güvenliği sağlamış olan Cezzar Ahmed Paşa 1785'te Emir-i haclıkla Şam valiliğine getirilmiş, fakat kendini daha güvenlikte saydığı Akka'da oturmakta devam etmiştir. Ahmed Paşa birçok defalar Şam ve Sayda valiliklerini birlikte üstüne almış bu suretle kuvvetini arttırarak Babıali'yi dinlemez olmuştur. Bonapart 1798'de Mısır'ı işgali üzerine Sayda valiliğinde bulunan Cezzar Ahmed Paşa'ya Şam, Trablusşam ve Kudüs de verilerek Mısır seraskerliğine atanmıştır. Kendisiyle anlaşmak isteyen Bonapart'ın tekliflerini reddetmiş, Bonapart'ı, İstanbul'dan gönderilen 3000 kadar Nizam-ı Cedit askeri ve İngiliz donanmasının yardımıyle yenerek çekilmek zorunda bırakmıştır.

Mısır seferi seraskerliğine Sadrazam Yusuf Ziya Paşa'nın getirilmesi üzerine, gücenen Cezzar Ahmed Paşa, Suriye'de Serdar'a yardımda bulunmamış ve devlete daha başka güçlükler de çıkarmak istemiştir. Bu sıralarda "Vehhabi Meselesi" önem kazandığından kendisi, Şam valiliği ile beraber, Vehhabilere karşı Serdar olmuş fakat hastalığı yüzünden gidememiştir.

Cesur iradeli, kuvvetli, kavrayışlı, merhametsiz ve kuruntulu bir adam olan Cezzar kısa bir zaman sonra da ölmüştür.



AHMED PAŞA (HERSEKZADE) (?-1516)

Sadrazam.

Enderun'dan yetişmiş ve Anadolu beylerbeyi olmuştur. Tedbirli, akıllı ve cesur bir devlet adamı olduğu bilinmektedir. Sultan Fatih Mehmed öldükten sonra II. Bayezid'in tahta çıkması yolunda büyük gayret göstermiştir. 1436'da Mısır'a karşı giriştiği savaşı kaybetmiş ve yaralı olarak Mısırlılara tutsak düşmüştür. Ahmed Paşa 1497'de Davut Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirilmiş, bir yıl kadar bu görevde kaldıktan sonra, sebepsiz yerinden atılmış, kaptan paşalığa atanarak İnebahtı (Lepanto)'nın alınmasıyle görevlendirilmiştir. Ahmed Paşa hakkıyle başardığı bu görevinden sonra 1503'te Hadım Ali Paşa'nın yerine ikinci defa sadrazamlığa getirilmiştir. Üç yıl kadar sonra yerinden alınarak kaptan paşalığa tayin edilmiştir. 1511'de Hadım Ali Paşa'nın Şeytan Kulu ile yaptığı savaşta şehit olması üzerine, üçüncü defa sadrazamlığa atanmıştır. II. Bayezid'in son devirlerinde devlet otoritesi zayıflamış ve güvenlik bozulmuş olduğundan, Şehzade Ahmed'in tahta çıkmasını istemeyen Yeniçerilerin ayaklanması yüzünden, mevkiini bırakmak zorunda kalmış ve canını, saklanarak kurtarabilmiştir. Bu ayaklanmada konağı yağma edilmiştir.

I.Selim tahta çıktığı zaman öldürülen Koca Mustafa Paşa yerine 1512'de dördüncü defa sadrazamlığa getirilen Ahmed Paşa İran seferinde büyük yararlıklar göstermişse de askerin disiplinsiz ve saygısız hareketi itibarını kırmış tahıl azlığı yüzünden uğranılan zorluklar da buna katıldığından azledilmiştir (1514).

1515'te 5. defa sadrazamlığa getirilmiş 7 ay bu görevde kalmış, Yavuz'un Mısır seferinde (1516) Ahmed Paşa Bursa muhafızlığına atanmış, 21 Temmuz 1517'de ölmüştür. Bursa'da gömülüdür.


AHMED PAŞA (KALAYLIKOZ) (1683-1715)


Sadrazam.

Kayseri'de doğdu. Sarayda Baltacı ocağında yetişmiş, bazı saray hizmetlerinde bulunduktan sonra beylerbeyi olarak Cidde'ye gönderilmiştir. Sonra Van valisi ve 1688'de vezirlikle kaptan-ı derya olmuş, iki yıl sonra başarısızlığı sebebiyle görevinden alınarak Bozcaada muhafızlığına gönderilmiştir.

Trabzon, Sivas, Kıbrıs valiliklerinde bulunmuş, 1693'te bir süre sedaret kaymakamlığı görevine getirilmiş, sonra da Diyarbakır, Bağdat ve Adana valilikleri yapmıştır. 1696'da Trabzon valisi bulunduğu sırada Ruslar tarafından alınan Azak Kalesi'ni kurtarmakla görevlendirilmişse de düşman karşısından kaçmış ve dört yıl izini belli etmemiştir, II. Mustafa'nın son zamanlarında meydana çıkarak önce Bursa'da oturmaya izin almış, sonra da vezirliği geri verilerek Girit valiliğine gönderilmiştir.

II. Ahmed'in tahta çıktığı sıralarda eski kapı yoldaşları olan bazı saray adamlarının övmeleri üzerine padişah, kendisini gizlice İstanbul'a getirterek 28 Eylül 1704'te sadrazamlığa tayin etmişse de beceriksizliğini anlayarak üç ay sonra azledip Limni Adası'na sürmüştür. Sonradan yine kendisini affettirerek birkaç yere daha valilikle gönderilmiş, fakat daima halkın şikayetlerine sebep olduğundan hiçbirinde tutunamamıştır.

Süs ve gösterişi pek sevdiği ve sarığının biçimine çok özen gösterdiği için kendisine "Kalaylıkoz" adını

HaSaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01.11.2006, 15:06   #12
 
Üyelik tarihi: 15.10.2006
Mesajlar: 504
Tecrübe Puanı: 1 HaSaN
Standart

AHMED PAŞA (KARA) (?-1555)

Sadrazam.

Enderun'dan yetişerek kapıcı-başı, mir-i alem olduktan sonra 1521'de Yeniçeri ağalığına yükselmiş, sonra Rumeli beylerbeyliğine atanmıştır.

1543'te Macaristan seferine katılmış ve başarılar göstermiştir.

İkinci vezirliği sırasında doğu sınırlarına komutan olan Ahmed Paşa İranlıları Kemah'ta büyük bir yenilgiye uğratmış (1549), Doğu Anadolu ve Gürcistan'da birçok kaleler almıştır.

1552'de Lippa'nın düşman eline geçmesi ve Sokullu Mehmed Paşa'nın Temeşvar kalesinin kuşatılmasında bir başarı elde edememesi üzerine, Ahmed Paşa Macaristan serdarlığına getirilmiştir. Kısa bir zaman içinde burasını almış ise de Sokullu ile birlikte Eğri kalesini almadan geri dönmek zorunda kalmıştır. 1553'te Şah Tahmasb'm yeniden Osmanlı ülkesine akınlarda bulunması yüzünden, İran'a sefere çıkan Kanuni Sultan Süleyman, Rüstem Paşa'yi sadrazamlıktan uzaklaştırmış ve yerine Ahmed Paşa sadrazam olmuştur.

Damad Rüstem Paşa'nın yeniden sadrazamlığa gelmek için dolaplar çevirmesi ve Mısır valiliğinde bulunmuş olan Ali Paşa'yı yok etmeye uğraşması yüzünden, İran seferinden döndükten sonra 1555'te Topkapı Sarayı'nda öldürülmüştür.

Cesur, dindar, iyiliksever bir vezir olduğu söylenir. Bir cami yaptırmaya başlamış, cami ölümünden sonra tamamlanmıştır. Medrese ve okul gibi hayratı da vardır.



AHMED PAŞA (KAVANOZ) (1655-1705)


Sadrazam.

Trabzon'da doğdu. Silahdar Hüseyin Paşa'nın azadlısıdır. Enderun'dan yetişmiş, 1679'da hazine

kethüdası ve 1680'de vezirlikle Basra, daha sonra Musul ve Sayda valiliklerinde bulunmuştur.

Amcazade Hüseyin Paşa'ya damat olan Ahmed Paşa, Diyarbakır ve Girid vailiklerinden sonra 1694'te

Sadrazam Elmas Mehmed Paşa tarafından emekliye çıkarılmışsa da 1697'de kayınpederi sadrazam olunca

tekrar Girid valiliğine ve bir yıl sonra da nişancılığa getirilmiştir. 1703 Edirne Vakası'nda ayaklananlar

Ahmed Paşa'yı da aralarına almışlar ve III. Ahmed'i tahta çıkarınca sadarete de onun atanmasında ayak

diremişlerdir. Padişah kendisini 25 Temmuz 1703'te sadaret kaymakamlığına ve 22 Ağustos 17O3'te

sadrazamlığa getirmiştir. Üç ay geçince azledilerek Sakız'a sürülmüştür. İnebahtı muhafızı iken orada ölmüştür.



Kısa boylu ve şişman olduğu için halk kendisine "Kavanoz" adını takmıştır.



AHMED PAŞA (KAYSERİLİ) (1806-1878)

Devlet adamı.

Kayseri'de doğmuştur. Babasının adı Mehmed'dir. İstanbul'a gelmiş ve er olarak donanmaya

girmiş, zekası ve becerikliliği ile sivrilerek kısa zamanda subay olmuş, birçok gemilerin

süvariliklerinde bulunmuş, Sisam'da, Trablusgarp'ta ve Mısır'da başarılı işler gördüğünden yükselerek

tuğamiral (riyale), 1845'te tümamiral (patrona) ve daha sonra da oramiral (kapudane) olmuştur.

1853-1856 Kırım Savaşı'nda Karadeniz Osmanlı filosuna komuta etmiş, Sivastopol'ün alınmasında

gösterdiği yararlılık üzerine vezirlik rütbesi verilmiştir. 1856 barışından sonra Ahmed Paşa, sırası ile

İzmir, Sayda ve Yanya valiliklerinde bulunmuş 1873'te Bahriye nazırı olmuş, birbuçuk yıldan fazla bu

görevde kaldıktan sonra azledilmiştir. Kısa bir idari görevden sora İzmir, Bursa ve Adana gibi vilayetlerin

valiliklerine gönderilmiş ve 1876'da ikinci defa Bahriye nazırlığına getirilmiştir. Sultan Abdülaziz'i

tahttan indirmeye karar verenlerden biri olan Ahmed Paşa, sarayı denizden kuşatarak bu teşebbüsü

desteklemiştir.

V. Murad tahta çıkınca görevinin adı kaptan-ı deryalığa çevrilmiştir.

Çerkez Hasan Vakası'nda Midhat Paşa'mn konağında yapılan toplantıya katılan nazırlar arasında

bulunan Ahmed Paşa, katili tutmaya uğraşırken yaralanmıştır.

II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra Ahmed Paşa'yı kaptan-ı deryalıktan alarak Meclis-i Has-ı Vü-

kela'ya memur etmiş, ilk Ayan Meclisi'ne üye olacak adaylar arasına koymuş, ancak amcasını tahttan

indirenlerden biri olduğu için kendisine güvenemediğinden, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı bahanesi ve

Tuna valiliğiyle İstanbul'dan uzaklaştırmıştır.

Bir zaman sonra yaşı ilerlediği halde Rusçuk komutanı olarak görev almış bulunan ve kalbinden

hasta olan Ahmed Paşa'nın, bir hayli güçlük çıkarıldıktan sonra, İstanbul'a dönmesine izin verilmiş,

Ahmed Paşa da İstanbul'a geldikten bir ay sonra ölmüştür.

Cesaretli bir komutan ve iyi bir idare adamı olarak tanınan Ahmed Paşa, okur-yazar değildi.


AHMED PAŞA (MELEK) (?-1663)

Sadrazam.

IV. Murad'ın zamanında saraya alınmış, yetiştirilmiş ve başarılı görülerek silahdarlığa yükseltilmiştir. 1638-1639 yıllarında Diyarbakır ve sonra Erzurum valiliklerinde bulunmuş, Şam ve Halep valiliklerinde de bir zaman görev yapmış olan Ahmed Paşa, İstanbul'a döndüğünde Bağdat Eyaleti'ne atanmıştır. Ancak saray kadınlarının etkisiyle sadrazamlığa getirilmiştir (1650).

Ahmed Paşa, çeşitli sebeplerle boşalan devlet hazinesini karşılamak için "bedel-i tımar" adı ile dirlik gelirinin %50'sine yakın miktarının bir çeşit savaş vergisi olarak verilmesi ve rüşvetin önünü almak için de, memuriyetlerin devletçe satılması usulünü koymuştur. Bütün bu tedbirler ayaklanmalara sebep olduklarından başka beklenen faydayı da sağlayamamışlardır. Bir başka tedbir olarak has gelirlerinin yanında ulema, şeyh, dul ve yetim aylıklarının bir kısmının devlet hazinesine bırakılması da büyük bir tepki uyandırmış ve sarayda da iyi karşılanmamıştır.

Ahmed Paşa'nın altın ayarını eksiltmeye girişmesi de kötü sonuç vermiş, paranın kıymeti düşmüştür. Ölçü vermek gerekirse bir Macar dukası 50 akçe ederken, bu sırada 160 akçeye çıkmıştır.

Ayarı düşük akçeleri, esnaf ve sarraflara, başka para ile zorla değiştirterek askerin ücretini sağlamak istemesi üzerine çıkan bir ayaklanma sonunda görevinden azledilmiştir (1651).

Ahmed Paşa önce Silistre eyaletine gönderilmiş, İpşir Paşa'nın sadrazamlığında, sadrazam kaymakamlığına getirilmiş ise de (1654) sadrazamlıkta gözü olduğu anlaşıldığından Malkara'ya sürgün edilmiştir. Sonraki hizmetleri, bazı eyaletlerin idareciliğinde geçmiştir.

HaSaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01.11.2006, 15:06   #13
 
Üyelik tarihi: 15.10.2006
Mesajlar: 504
Tecrübe Puanı: 1 HaSaN
Standart

AHMED TEVFİK PAŞA (1845-1936)

Sadrazam.

Üsküdar'da doğdu, önce Topkapı Sıbyan Mektebi'nde okudu. Sonradan Vidin'de eğitimine devam etti. Harbiye Mektebi'nde imtihan edilerek teğmen (müla-im-i sani) oldu. Kısa bir süre geçince askerlikten ayrıldı. 1865'de maaşsız olarak Babıali Tercüme Odası'na girdi. 1872'de Roma Sefareti ikinci katipliğine tayin edildi. 1873 yılında Viyana ve Berlin elçiliklerinde ikinci katip olarak görev yaptı.

1875'de Atina sefareti başkitabetinde ve 1876'da Petersburg sefaretinde görev aldı. Rus Hariciye Nazırı Prens Gorçakov Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilanıyla ilgili olarak bir nota gönderince İstanbul'a geldi.

1883'de orta elçi olarak Atina'ya tayin edildi. 1895 'de Hariciye Nezareti'ne getirildi.

1909 tarihine kadar devletin harici işlerini yürüten Tevfik Paşa 1909 yılında Londra elçiliğine gönderildi. Fakat Londra'ya hareketinden önce 31 Mart Olayı ortaya çıktı. İstanbul'daki askerlerin dini tahrikler yüzünden ayaklanmaları üzerine, Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa istifa etti. II. Abdülhamid, ayaklanmanın meydana getirdiği anarşi karşısında, gerekli tedbirleri almak üzere Ahmed Tevfik Paşa'yi sadrazam yaptı.

Yeni sadrazam için tertiplenen alayla (tören) Babıali'ye gelen Tevfik Paşa, asilerin kurşunları karşısında telaş göstermeden göreve başladı. Ayaklanmayı bastırmak için Selanik'ten gelen Hareket Ordusu, Sultan II. Abdülhamid'i tahttan indirerek yerine Sultan V. Mehmed (Reşad)'i padişah yaptı. Yeni olaylar karşısında Tevfik Paşa, görevinden ayrılmak istedi. Fakat Sultan V. Mehmed (Reşad), Tevfik Paşa'nın göreve devam etmesini uygun gördüğünden vazifesini sürdürdü.

İttihat ve Terakki Partisi'nin padişah üzerinde yaptığı baskı üzerine Tevfik Paşa sadrazamlıktan istifa etti. Dört gün sonra ikinci defa Londra elçiliğine tayin edildi. 1912 yılında Said Paşa'nın istifasından sonra sadrazamlık tekrar kendisine teklif olundu. Teklifi kabul etmeyerek Londra'da, görevinde kaldı.

Birinci Dünya Savaşı'nın ilanı üzerine Londra'dan ayrılarak İstanbul'a döndü.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İzzet Paşa hükümetinin çekilmesiyle yeni padişah VI. Mehmed (Vahdeddin) tarafından 1918 yılında teklif olunan sadrazamlığı kabul ederek görevine başladı.

Kısa süre sonra istifa eden Tevfik Paşa'nın yerine Damad Ferid Paşa tayin edildi. 30 Ağustos 1922 zaferinden sonra saltanatla hilafetin ayrılması üzerine sadaretten ve siyasi hayattan çekildi.

Tevfik Paşa doksan dört yaşında 8 Ekim 1936 gecesi vefat etti.

Tevfik Paşa, Osmanlı Devleti'nin son gününe kadar hizmet etmiş namuslu ve vakar sahibi bir devlet adamı idi.



AHMED VEFİK PASA (1823-1891)


Osmanlı fikir ve devlet adamı.

İstanbul'da doğdu. Hariciye Nezareti memurlarından Ruhittin Efendi'nin oğludur. İlk öğrenimini tamamladıktan sonra babasının Paris elçiliğinde görev alması üzerine Paris’e giderek (1834) orada üç yıl kadar kalmış ve öğrenimine Saint-Louis lisesinde devam etmiştir. İstanbul'a gelince Hariciye Nezareti Tercüme Odası'na girmiş ve birkaç yıl orada çalıştıktan sonra sürekli veya geçici görevlerle yurt dışına çıkmıştır. Böylelikle Londra'da ve Sırbistan'da bulunmuş; çalışkanlığı ve bilgisi ile dikkati çekmiştir. 1847'de Tercüme Odası baştercümanlığına getirilmiş ve Devlet Salnamesi'nin düzenlenmesi işi de kendisine verilmiştir. 1848'de Memleketeyn fevkalade komiserliğine, 1851'de Encümen-i Daniş üyeliğine ve birkaç ay sonra da Tahran elçiliğine atanmıştır. 1854'de Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye üyeliğine seçilen paşa, 1857'de Deavi Nazırlığı'na, 1860'da Paris elçiliğine, 1861'de Evkaf Nazırlığı'na, 1862'de Darülfünun hikmet-i tarih öğretmenliğine ve birkaç ay sonra da Anadolu müfettişliğine getirilmiştir.

Mahmud Nedim Paşa'nınm sadareti sırasında sadaret müsteşarlığında, Maarif Nazırlığı'nda ve Danıştay üyeliğinde bulunmuşsa da, 1873'de görevine son verilmiştir.

Bundan iki yıl sonra Petersburg Bilim Akademisi'ne muhabir üye ve 1877'de de ilk Meclis-i Meb'usan'a başkan olarak seçilmiş, aynı yıl vezir rütbesini alarak bir müddet Meclis-i Ayan üyeliğinde ve Edirne valiliğinde bulunduktan sonra, başvekilliğe atanmıştır (1878). Fakat aradan üç ay geçmeden bu görev de üzerinden alınmış ve on ay sonra valilikle Bursa'ya gönderilmiştir (1879). Bu görevi sırasında yeniden başvekilliğe getirilmişse de (1882), bu sefer ancak üç gün kaldıktan sonra ayrılmıştır. Bundan sonra siyasi hayattan çekilerek bilimsel çalışmalarla uğraşmış 2 Nisan 1891'de ölmüştür.

Son devir Türk edebiyatında "Moliere mütercimi" adiyle de anılan Ahmed Vefik Paşa, zamanına göre, çeşitli yönlerden dikkate değer bir kişidir. Moliere’- den yaptığı çevirmelerle adaptasyonların bir kısmı manzum, bir kısmı mensurdur. Bununla beraber Vefik Paşa'nın üslubu oldukça bozuktur. Bu hal, öteki eserlerinde daha çok dikkati çeker. Sayılan on altıyı bulan Moliere çevirmeleri eski harflerle değişik tarihlerde basıldığı gibi, Kanaat Kitabevi tarafından da hepsi bir arada ve dört cilt halinde ayrıca yayımlanmıştır (1933). Ahmed Vefik Paşa'nın Fransız edebiyatından yaptığı başka tercümeler de vardır.

Bunlar Voltaire'den Hikaye-i Hikemiye-i Mikromega (1871), Fenelon'dan Telemak (1881), Le Sage'dan Cil Blas dö Santillani'nin Sergüzeşti (1886) ve V. Hugo'dan Ernani tercümeleridir.

Ahmed Vefik Paşa'nın bir bilgin görüşü ile dil üzerindeki çalışmaları, tiyatro çalışmalarıyla hemen hemen aynı zamana rastlar. Dil anlayışı bakımından çağdaşlarından ileri bir durumdadır. Lehçe-i Osmani (1876, 1888, 1889)'si ile bu çalışmalarının sonucunu vermek istemiştir.

Ahmed Vefik Paşa'nm tercüme ve dil alanlarından başka tarih alanında da dikkate değer gayretleri vardır. Darülfünun'da hikmet-i tarih okuttuğu sıra-larda, dersine ait notlarını, Tasvir-i Efkar'da tefrika suretiyle yayımlamıştır (1863). Bir yıl sonra Ebülgazi Bahadır Han'ın eserini Şecere-i Evşal-i Türkiyye adı ile Osmanlı diyaleğine çevirmiş ve Fezleke-i Tarih-i Osmani adı ile bir de okul kitabı yazmıştır (1869). Hikmet-i Tarih notları ise, bizde İbni Haldun Mukaddemesi'nden sonra, bu konu üzerinde Batı fikir adamlarından da faydalanılarak yazılmış değerli bir eserdir.


AHŞAP VE SEDEF

Anadolu-Türk sanatında mimar olarak yetişeceklerin üç boyutlu düşünebilmelerini sağlamak için, mimarlıktan önce marangozluk (neccarlık), sedefkarlık gibi sanat dallarında becerilerinin geliştirilmesi, ahşap işlerine verilen önemin bir kanıtıdır. Tasarımdan ahşap ve taşa kadar uzanan dallarda becerileri gelişmiş sanatçı adları, Anadolu- Türk sanatının erken dönemlerinden başlayarak değişik sanat ürünlerinde karşımıza çıkmaktadır.

Mimar Sinan'ın neccarlıktan, Mehmet Ağa'nın ise sedefkarlıktan mimarlığa geçtiği düşünülürse, bu eski geleneğin uzun yıllar sürdürüldüğü anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi ahşap, başta kapı, pencere kapakları mimber, mihrap, sütun başlıkları, kiriş gibi mimarlık ögelerinde, rahle, Kuran mahfazası, sandık, sehpa gibi eşyaların üretilmesinde değişik tekniklerde kullanılmıştır. Ahşap çok yaygın kullanılan bir malzeme olduğundan kullanılan teknikler de buna bağlı olarak çeşitlilik göstermektedir.

Genellikle ceviz, elma armut, sedir, abanoz, gül, şimşir, tik meşe ve çam ağaçlarına çağlar boyunca çok yer verilmiş, işin önemine yakın çevrede olmasa da bulunmasına çalışılmıştır. Ayrıca yapılacak işe göre, ahşapın seçiminin özel bir önemi vardır. Bunun gibi kullanılacak tekniğin seçimi de sonucu etkileyecek önemli bir etkendir. Örneğin kapı, pencere kanatları mimber ve mihrapta çokca uygulanan, özgün işçilik gerektiren teknik, kündekaridir.

Bu teknikte, baklava, yıldız gibi geometrik geçmeler, tutkal kullanılmadan bir çerçeveyle çevrilir. Parçaların alıştırılmasıyla, çatkı oluşturulur. Bu nedenle bu teknikte çalışılırken çok dikkat ve beceri gereklidir. Ayrıca ağacın da iyi kurutulması, özel yöntemlerle terbiye edilerek sertleştirilmesi ve özenle hazırlanması önemli bir noktadır. Konya Alaeddin, Beyşehir Eşrefoğlu ve Bursa Ulu camilerinin mimberlerinde bu tekniğin büyük bir ustalıkla uygulandığı görülmektedir. Özellikle Bursa Ulu Camisi mimberinde her parça ayrı motiflerle bezenmiştir.

Bunların dışında " taklit kündekarı" denilen teknikte ise, ahşap parçalar yan yana getirildikten sonra geometrik desen kabartma biçiminde işlenir. Bu çıkıntılı yüzeylerin arasına, geometrik kafesi oluşturan kirişler çakılır veya yapıştırılar. Kayseri ve Çorum Ulu camilerinin mimberleri, bu teknikle yapılmışlardır. Taklit kündekarı tekniğinin diğer uygulamasında ahşap levhalar üzerine geometrik parçalar ve ahşap kafesi bir oluşturan kirişler doğrudan yapıştırılır.

Düz yüzeyli derin oyma tekniğinde, motifler yüzeye dik ve derin oyularak işlenmiştir. Akşehir Kileci Mescidi mimberi, Ankara Hacı Bayram Türbesi kapısı, bu teknikle yapılmış en güzel örnekler arasındadır.

Oyma işlerinde motifler, daha çok ceviz, meşe gibi ağaçların üzerine bıçaklarla çalışılırdı. Kesme oyma tekniğinde de, kıl testeresi ve ince eğeler yardımıyla çalışılır, genellikle ıhlamur, kavak ladin, gibi yumuşak ağaçlar yeğlenirdi.

Bu tür örnekler XVIII. yüzyıldan sonra yaygınlaşmıştır. Kakma tekniğinde, sert ağaçlara açılan kanallara gümüş, bakır, pirinç, kurşun, kalay gibi madenler çakılarak uygulanmıştır. Tarsi (Rasi) tekniğinde ise, sert ağaç yüzeyleri oyulup bir kaplama gömülerek yapıştırılmıştır. Altın, bronz ve bakır gömülen örnekler de vardır. Değişik ağaç türü ve malzemlerin kulanılmasıyla, bu tekniklerle uygulamalar yapılarak, yüzlerce yıl mimarlıktaki ağırlığı zaman zaman değişen birbirinden ilginç ürünler verilmiştir. Bunlar cami başta olmak üzere, değişik işlevi birçok yapıyı zenginleştirmiş, ayrıca bağımsız olarak değişik biçim ve tekniklerdeki uygulamalarla, dönemlerinin genel özelliklerini yansıtmışlardır. Yer yer bu ürünlerin üzerlerinde, sanatçı adlarını veren yazıtlara da rastlanmaktadır.

Özellikle XVI ve XVII. yüzyıllarda sedefli eşya kullanımı yaygınlık kazanmış, mimarlıktan değişik türde eşyalara kadar uygulama alanı bulmuştur. Sedef bazen ahşap üzerinde yalnız, bazen de fildişi, bağa ve kemik ile birlikte kullanılmıştır. Gömme (kakma), macunlama ve kaplama olarak üç ayrı tekniği vardır. Kakma tekniğinde sedefin gömüleceği ceviz, meşe gibi ağaçlardan zemin hazırlandıktan sonra, kağıda çizilen desen yapıştırılır veya koyu yüzeylere çelik kalemle, açık yüzeylere ise kurşun kalemli işlenir. Motifler dikkatle oyulduktan sonra, bu yerlere göre kesilen sedef ve bilikte kullanılan diğer malzeme yapıştırılarak, düzleme yapılır. Yapıştırma işleminde, kan veya sıcak tutkal kullanılmıştır.

Kaplama tekniğinde, masif zemin üzerine istenilen cins ahşap kaplama yapıştırıldıktan sonra, desen çizilir ve sedef, bağa fildişi olması istenen yerler boşaltılıp, bu yere göre hazırlanan kaplanacak malzeme inceltilerek yapıştırılır.

Macunlama tekniği, artık malzemenin değerlendirilmesi düşüncesinden çıkmıştır. İşlenmeyecek kadar küçük sedef parçaları, belirli desenler gözetilerek yerleştirildikten sonra, boşluklara ağaç tozu, sedef tozu ve sıcak tutkal karışımından oluşan macun doldurulur. Macunun donmasından sonra düzleme işlemi yapılarak cilalanır.

Özellikle Osmanlı döneminde, sedef işçiliği konusunda Dalgıç Ahmet Ağa'nın ürünü olan, Ayasofya Camisi avlusundaki III.Murat Türbesi'nin kapı kanatları, Sedefkar Mehmet Ağa'nın Sultan Ahmet Camisi pencere ve cümle kapısı, Şale, Köşkü'ndeki sedefli odanın kapı kanadı ve dolap kapakları sayılabilir. Son dönem ustaları arasında ise, Sedefkar Vasıf Sedef (1876-1940), Sedefçi Mihran Ağa ile Nerses Semercioğlu sayılabilir

HaSaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01.11.2006, 15:06   #14
 
Üyelik tarihi: 15.10.2006
Mesajlar: 504
Tecrübe Puanı: 1 HaSaN
Standart

AK ALEM

Osmanlılarda saltanat sancağına verilen addır.

Ak aleme elviye-i sultani, alemha-yı Osmani de denilirdi. Bazı rivayetlere göre bu sancak Selçuklu hükümdarı tarafından Beylik alameti olarak Osman Gazi'ye gönderilmişti. Tarihçi Üstad İ. Hakkı Uzunçarşılı bu rivayetin şüpheli olduğunu kaydeder.


AKABE MESELESİ (ŞUBAT-EKİM 1906)

Hicaz demiryolunun güneye doğru ilerlemesi ile Süveyş Kanalı'nın tehdit altına gireceğinden kuşkulanan İngilizlerin kanalın güvenliğini sağlamak için Türkleri buradan uzak tutmak amacıyla, Mısır ve Osmanlı toprakları arasında kesin bir sınır çizmek isteğinde direnmeleri yüzünden çıkmış bir siyasi olay.

1841 fermanı gereğince Mısır toprakları, Akdeniz kıyısında el-Ariş ile Süveyş arasında çekilecek bir çizginin batısında kalmakla beraber, sonradan Hi-div'in ricası üzerine Babıali, Mısır ulaşımının güvenliği için Tur-i Sina Yarımadası'nın bazı yerlerinde Mısır jandarması bulunmasına izin vermişti. Osman Paşa'nın Hicaz Valiliği zamanında, içlerinde Akabe Kalesi de bulunan bölgeden Mısır jandarması çıkarılarak yerine Osmanlı askeri yerleştirilmişti. İngilizler bu olayı hoş görmemişler ve Hidiv Abbas Hilmi Paşa'nın tahta geçmesi ile İstanbul'dan gönderilen fermanda, sözü geçen yerlerin, Mısır topraklarından sayılmamasına itiraz ederek fermanın okunmasını geciktirmişlerdir. Bunun üzerine sadrazam Cevad Paşa, 8 Nisan 1892 tarihinde hidive bir telgraf çekerek Mısır topraklarının 1841 fermanına bağlı haritada gösterilmiş olduğunu, bu defa Hicaz iline verilen Akabe ile başka yerlerin Mısır'a ait olmadığını, bununla beraber Tur-i Sina Yarımadası'nda statüko muhafaza edilerek buraların eskisi gibi Mısır tarafından emanet olarak yönetilmesinin uygun görüldüğünü belirtmiştir. Bu telgrafa rağmen, Kahire'deki İngiliz başkonsolosu hidive bir önerge vererek Tur-i Sina Yanmadası'nın sınırını el-Ariş'in biraz doğusundan, Akabe Kalesi'nin batısına çekilecek bir çizgi olarak göstermiş ve bunun Babıali ile yapılacak resmi bir anlaşmada kesin olarak belirlenmesi gereği üzerinde durmuştur.

Süveyş Kanalı'nın açılmasından sonra suni olarak yaratılan ve tabii sınırlara aykırı düşen geniş bir Tur-i Sina Yarımadası anlamı üzerinde İngilizler direnmişlerdir. Hicaz demiryolu Maan'a geldiği zaman bu işi kesin bir sonuca bağlayarak Türklerin Süveyş'e yaklaşmalarını önlemek amacıyla harekete geçen İngiliz Hükümeti, 1906 yılı başlarında Akabe Körfezi kıyılarında Tabe ve daha başka yerlerin işgali için Mısır askeri göndermiş, fakat Akabe komutanı Rüştü Paşa, Mısır askerinin Firavun Adası'ndan Tabe'ye çıkmasına engel olmuştur. Bunun üzerine Şubat ortalarında Tabe'ye gönderilen bir İngiliz savaş gemisi de Rüştü Paşa'nın azimli davranışı karşısında hiçbir iş görememiştir. İngiliz Hükümeti, bu yerlerde Osmanlı askerinin bulunuşunu protesto etmiş ve eğer sınır hattı hakkında herhangi bir şüphe varsa, karma bir komisyon tarafından sınırın tesbit edilmesi fikrini ileri sürmüştür. Birçok şikayetler üzerine Babıali meselenin incelenmesi için iki subayı Mısır'a göndermiş fakat bunlar Tabe'nin Akabe tahkimli mevki çerçevsi içinde bir yer olduğuna kanat getirerek burada Osmanlı askerinin bulunmasını tabii gördüklerinden, görüşmelere girişmeksizin geri dönmüşlerdir. Bundan sonra aynı meselenin görüşülmesine memur edilen Mısır komiseri Gazi Ahmed Muhtar Paşa hidivle yaptığı bir görüşmede Tur-i Sina Yanmadası'nın sınırı olarak Refah'tan Süveyş'e ve Süveyş'ten Akabe'ye bir hat çizilmesini öne sürmüş, fakat hidiv bu hattın Refah'tan başlayarak kuzeydoğuya doğru Akabe halicinin üç mil batısında denize ulaşması isteğinde direnmiştir. Osmanlı Hükümeti de, Akabe Körfezi ile Tur-i Sina Yarımadası'nın 1841 fermanı gereğince Mısır toprakları dışında kaldığını, 8 Nisan 1892 tarihli Cevad Paşa telgrafında ise yalnız Tur-i Sina Yarımadası'nm batı kısmının sözü edildiğini, telgrafın yorumlanması işinin ancak Babıali'ye ait bir mesele olduğunu bildirmiştir. Bunun üzerinedir ki gittikçe sabırsızlanan İngiltere Hükümeti, en sonunda Babıali'ye bir ültimatom göndererek (3 Mayıs 1906) 10 gün içinde Tabe'deki Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesini ve sınır hattının ortak bir komisyonca tesbitini istemiştir. Aynı zamanda birçok savaş gemilerini Malta'dan Pire'ye göndermiştir. İstanbul'da Fransız ve Rus elçileri tarafından desteklenen bu İngiliz notasına Babıali, Tur-i Sina üzerinde statükonun bozulmasını hiçbir zaman istemediğini, sadece haklarının korunmasını dilemiş olduğunu, anlaşmazlık konusu olan yerleri işgal etmeyeceği hakkında Mısır hükümetinin resmi olarak teminat vermesi üzerine, kendisinin de Tabe'yi boşaltmaya karar verecek Mısır memurlarının Osmanlı kurmay subaylarıyla temasa geçmesi ve statükonun korunmasına yarayacak ara çizgisinin belirtilmesi için hidive yazıldığını bildirmiştir.

Böylece Osmanlı ve Mısır memurları arasında Tur-i Sina Yarımadası ile Hicaz ili ve Kudüs Sancağı arasında bir yönetim ara çizgisinin belirtilmesi hakkında 1 Ekim 1906 günü Refah'ta bir anlaşma imzalanmıştır. 8 maddeden ibaret olan bu anlaşmaya göre idari ayırma çizgisi Tabe'nin kuzeyinde Tabe burnundan başlayarak kuzeybatı yönüne doğru uzanmakta ve Akdeniz kıyısında Refah'ta sona ermektedir.


AKAĞALAR


Osmanlı Sarayı’nda kullanılan hizmetlilerin bir kısmına verilen addır.

II. Murad zamanında sarayda görevlendirilen Akağalar, halifeliğin ilgasına kadar sarayda görevlendirildiler.

Akağalar, Boşnak ve Anadolu menşeli hadımlardır. II. Murad zamanında sayıları 40 kadardı.

Akağaların en büyüğü Kapı Ağası idi. Ondan sonra sırasıyla Has Odabaşı, Hazinedarbaşı, Kilercibaşı, Saray Kethüdası gelirdi. Terfi sırası aşağıdan yukarı doğruydu. Has Odabaşı terfi ederse Kapı Ağası olurdu. Yukarıdaki hizmetlilerden başka beş asker Köse başı unvanını alırdı. Köse başından alt sırada Başeski bulunur, iki asker de Üzengi Ağası adını taşırdı.

Kapı Ağası'nın, sarayın kapılarının muhafazası, içeri girip çıkanların kontrolü, padişahın özel hizmetleri gibi görevleri vardı. Akağalar genellikle kapı bekçiliği, hazine-i hümayanun korunması, harem ve diğer dairelerin denetlenmesi gibi görevleri üstlenmişlerdir. Ayrıca İçağalara yemek usulünü de Akağalar öğretirdi. Bu görevli sofra eskisi adını taşırdı.

Akağalar Enderun amirliği ile görevli oldukları için çok büyük önem taşırlardı. 1699'da Enderun amirliği Silahdar ağalığına verilince, Akağalar eski önemlerini kaybetmişlerdir.

Hadım Ali Paşa ve Hadım Sinan Paşa Akağalıktan gelme önemli şahsiyetlerdendir.


AKÇAKOCA BEY (?-1328)

Osmanlıların ilk döneminde Osman Gazi ve Orhan Bey'in silah arkadaşıdır.

Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda önemli hizmetleri görüldü. 1320 yıllarında İzmit ve Sakarya'nın fethinde bulundu. Aşiret beylerinden Konuralp ile beraber Kartal taraflarındaki Aydos Kalesi ile Samandra'yı fethetti. Gösterdiği üstün cesaret ve başarılarından dolayı Samandra Kalesi mülk olarak kendisine verildi. Daha sonra İzmit-Üsküdar arasındaki yerleri Osmanlı topraklarına kattı.

HaSaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01.11.2006, 15:07   #15
 
Üyelik tarihi: 15.10.2006
Mesajlar: 504
Tecrübe Puanı: 1 HaSaN
Standart

AKÇAY SAVAŞI (1397-1398)

Karaman ülkesinin işgaliyle sonuçlanan Osmanlı-Karaman savaşı.

Macar Kralı Sigismund'un Osmanlılar aleyhine giriştiği Niğbolu harekatından güç alan Karamanoğlu Alaüddin Bey Ankara'yı basarak Anadolu beylerbeyi Sarı Timurtaş Paşa'yı esir etmişti. Ancak Niğbolu zaferini haber alınca Timurtaş Paşa'yı çeşitli hediyelerle Yıldırım Bayezid'e göndererek aff dilemişse de (1397) affı kabul edilmeyerek savaşa mecbur tutulmuştur.

Savaş alanı eski Germiyan ülkesindeki Akçay Ovası'dır. İki gün süren savaşta bir sonuç elde edilememiştir. Savaşın 2. gecesi Osmanlı kuvvetleri, Karamanoğullarını çember içine almışlar, iki ateş arasında kalan Karamanoğulları bozularak Konya Kalesi'ne kaçmak zorunda kalmışlardır. Bunun üzerine Osmanlılar Konya'yı kuşatmışlardır.

Alaüddin Bey'e itaat etmeyen Konya halkı, kaleyi Osmanlılara teslim etmişlerdir. Alaüddin Bey, kuvvetleriyle kaleden çıkarak Osmanlı askerleriyle çar-pışmışsa da, attan düşmesi sonucu esir edilmiştir. Alaüddin Bey, Yıldırım Bayezid'in emriyle öldürülmüş ve kesilmiş başı bir mızrağa takılarak şehir içinde dolaştırılmıştır.

Bu savaştan sonra Bayezid Konya'ya bir vali tayin ederek Larende (Karaman) üzerine yürümüş ve Larende de işgal edilmiştir. Alaüddin Bey'in katli üzerine Karamanoğullarına ait Toros Dağı'nın kuzeyindeki şehirler (Konya, Larende, Niğde, Develi, Karahisar) Osmanlılara geçmiş; güneydeki (Mut, Ermenek, Taçeli ve İçel) şehirleri Karamanoğulları ailelerinin diğer kolundan beyler elinde kalmıştır. Sultan Bayezid'in Karaman Devleti'ni ortadan kaldırması Osmanlıların Anadolu'daki hakimiyetini sağlamış ve bu durum Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin'i telaşa düşürerek Memluk Sultanı'nın hakimiyeti altına girmesine yol açmıştır.



AKÇE

Osmanlı Devleti'nde gümüş sikkeye verilen addır.

İsfahan Selçuklularında da aynı adla para kestirilmiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi adlı eserinde akçe ile ilgili şu bilgileri vermektedir: İlk defa olarak Orhan Bey'in cülusunun üçüncü senesinde H. 727/M. 1327'de hükümdarlık alameti olarak Bursa'da akçe yani gümüş sikke kestirilmiştir. Bu sikkenin bir tarafında kelime-i şahadet ile ilk Müslüman halifeleri olan Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin isimleri, diğer tarafında Orhan, Osman ve basıldığı yeri gösteren Bursa ismi ve daha altında da siyakat rakamı ile üç adedi ve kenarlarında da paranın basıldığı H. 727 senesi ve bir de Osmanlıların mensup oldukları Kayı boyu damgası vardır (C.l, s. 125).

# Linkleri görebilmek ve üyelik için TIKLAYIN #

Akçelere ilk tuğra Süleyman Çelebi adına basılan sikkelere kondu ve II. Mustafa'ya kadar devam etti. Çelebi Sultan Mehmed zamanında han ve sultan unvanları da akçelere eklendi. Son Osmanlı akçelerine kadar devam eden Azze nasrahu ibaresi de ilk defa bu devirde kullanıldı.

İlk Osmanlı akçesi 1/4 miskal olarak, 6 kırat veznindedir. Sultan Fatih Mehmed zamanında vezin 5.4 kırat, II. Bayezid zamanında 3.5 kırat, II. Murad zamanında 2.5 kırat, I. Ahmed zamanında 1.5 kırata kadar düşmüştür.

Düşük kıratlı akçeler asker ve halk arasında büyük kargaşalara sebep oldu ve II. Osman devrinde bu akçeler toplatıldı. Kıratı düşük akçeler yerine ceyyidü'l-ayar adı verilen yeni akçeler basıldı. Yine aynı dönemde Onluk Osmani adıyla 1 dirhem vezninde akçeler kestirildi. Ayrıca bu dönemde para adıyla ilk defa 5.5 kırat vezninde 4 akçelik gümüş sikke darbolundu.

II. Süleyman zamanında akçe usulü terkedilerek kuruş sistemi kabul edildi (1687).

Kuruş sisteminde bir kuruş 40 para, bir para üç akçe, bir akçe üç pul idi.

XV. yüzyıldan itibaren akçe nakit, yani para karşılığı olarak kullanılmıştır: Avarız akçesi, akçe kisesi, akçe tahtası, ak akçe, geçer akçe gibi.

XVI. yüzyıldan başlayarak akçenin vezin ve ayarı esaslı şekilde değiştirildi. Bu dönemde akçeler çil akçe, züyuf akçe, kalp akçe, kırpık akçe, meyhane akçesi, kızıl akçe gibi isimler almışlardır. Bunlardan başka mali işlerde kullanılan sağlam akçe ve çürük akçe gibi deyimler vardı. Sağlam akçe bir paranın

asıl değeri olan üç akçe üzerinden alınıp verilmesi, çürük akçe ise değeri üç akçe olan paranın dört akçe sayılmasıdır. Çürük akçe bakır para yerine de kullanılırdı.

XV. yüzyılda 30.000, XVI. yüzyılda 20.000, XVII. yüzyılda 40.000, XVIII. yüzyıl başlarında 50.000 akçe bir kese olarak kabul edilmiştir. XIX. yüzyıl ortalarında 1 kese akçe, 500 kuruştu.

AKÇENİN KRONOLOJİSİ

I. Murad (Hüdavendigâr) dönemi (1359-1389):

Akçelerin üzerinde kesim yeri belirlenmemiştir.

Yıldırım Bayezid dönemi (1389-1402):

Akçelerin üzerinde 792 tarihi yazılıdır. Devlet henüz altın sikke basmamıştır. Tedavülde Venedik altın dukaları vardır. Bir Venedik alan dukasının değeri kırk akçedir.

Mehmed Çelebi dönemi (1403-1413):

Akçeler Bursa ve Amasya'da kesilmiştir.

Musa Çelebi dönemi (1410-1413):

Akçeler Edirne'de H. 813 tarihinde kesilmiştir.

Mustafa Çelebi dönemi (1421-1422):

Akçeler Edirne'de H. 824 tarihinde kesilmiştir.

Çelebi Sultan Mehmed dönemi (1413-1421):

Akçeler çeşitli tarihlerde Edirne, Bursa, Serez, Ayasluk, Karahisar, Amasya'da kesilmiştir. Bir Venedik dukasının değeri on akçedir.

İkinci Murad dönemi (1421-1444):

Akçeler çeşitli tarihlerde Ankara (Engüriye), Bursa, Edirne, Amasya, Ayasluk, Serez, Novar, Germiyan'da kesilmiştir.

II. Mehmed dönemi-tahta ilk çıkışı (1444):

Hazinenin gelirini artırmak ya da asker tahsisatını kısmak amacıyla akçenin ağırlığı 6 kırattan 5 kırata indirilmiştir.

II. Murad dönemi-tahta ikinci çıkışı- (1445-1451):

Bu dönemde 100 dirhem (1 dirhem 31 desigramdır) gümüşten 375.5 akçe kesilmiştir.

Fatih Sultan Mehmed dönemi -tahta ikinci çıkışı (1451-1481):

Babasının kestirdiği akçeleri tedavülden kaldırdı. Kendi adına H.855, 865, 875 ve 886 tarihlerinden Kostantiniyye (İstanbul), Edirne, Serez, Bursa, Ayasluk, Amasya, Üsküp ve Nevar'da akçe kestirdi. Akçelerin vezinleri giderek noksan tutuldu, 5, 4.5 ve 4 kırata kadar indirildi. Bu dönemde basılan 10 akçelik sikkelerin bir yüzünde "Sultanü'l-Berreyn ve Hakanü'l-Bahreyn es Sultan İbnü's-sultan" diğer yüzüne "Mehemmed İbn-i Murad Han halleda'llahü mülkehu duribe fi Kostantiniyye sene 875" yazılıydı.

II. Bayezid dönemi (1481-1512):

Akçeler çeşitli tarihlerde Ankara, Bursa, Amasya, Üsküp, Gelibolu, Edirne, Kastamonu, Karatova, Konya, Kostantiniyye, Novar, Tire, Serez ve Trabzon'da kesildi. Ayar yüzde 90'dan yüzde 85'e düşürüldü, vezin eksiltildi. 1487'den başlayarak 100 dirhem gümüşten 500 akçe kesildi. Has altının miskali 57 akçe, Frengi ve Sultani florisi 47 akçe, Engürüs (Macar), Eyrefi (Mısır) altını 45 akçeden işlem gördü.

Yavuz Sultan Selim dönemi (1512-1520):

Akçeler çeşitli tarihlerde Tire, Kostantiniyye, Amasya ve Bursa'da kesildi. Bir dirhem gümüş dört buçuk akçe ediyordu. En ağır akçe 3.5 kırattı.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi (1520-1566):

Akçeler çeşitli tarihlerde Kostantiniyye, Diyarbakır (Amid), Amasya, Novar ve Kayseriye'de kesildi. Bir flori (altın) 60 akçe idi. Mısır'da kesilen akçelerin her yüz dirheminde yüzde 84 halis gümüş vardı.

II. Selim dönemi (1566-1574):

Akçeler çeşitli tarihlerde Amid, Ohri, Sidrekapsa ve Novaberde'de kesildi. 10 dirhem gümüşten 525 akçe kesiliyordu. H.980 (M.1573) yılında İstanbul'da Yahudi bezirganlar akçeleri kırparak bozdular. Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa bu tür paraların kullanılmalarını önleyerek hazinenin zarar etmemesini sağladı. Beş akçe bir dirhem gümüş, altmış akçe ise bir altın değerindeydi.

III. Murad dönemi (1574-1591):

Akçelerin vezni 3, 2.5 kırata kadar düşürüldü. Halep ve Bağdat'ta ilk olarak tuğralı dirhemler basıldı. Bir dirhem gümüşten 8 akçe kesiliyordu. Kuruş 40, flori 60 akçe idi.

III. Mehmed dönemi (1595-1603):

Tahta ilk çıktığında akçelerin vezni bir kırat daha eksiltildi. Ancak daha sonra bundan vazgeçilerek III. Murad döneminde olduğu gibi bir dirhem gümüşten 8 akçe kesilmeye devam edildi.

I. Ahmed dönemi (1603-1617):

Akçelerin vezni 1, 1.5 kırata, ayarları da yüzde seksene düşürüldü. Tunus'ta kare biçiminde sikkeler basıldı.

I. Mustafa dönemi (1617-1618):

Bir duka altın 300 akçe değerindeydi.

II. Osman dönemi (1618-1622):

Darphane Nazırı Bekir Efendi'nin teşebbüsüyle tedavüldeki noksan vezinli akçeler toplatıldı. Önceleri akçeler 1.5 kırat ve ayarları yüzde seksendi. Eski akçelerin on tanesine karşılık olmak üzere bir dirhem ağırlığında "onluk " denilen "Osmani" kesildi. Darphane Nazırı Bekir Efendi'ye izafeten halk bunlara "Bekir Efendi Akçesi'' adını taktı.

I.Mustafa dönemi-tahta ikinci çıkışı (1622-1623):

Akçelerin vezni eksiltildi. Bu sebeple bir altının değeri 150 akçeye yükseldi.

IV.Murad dönemi (1623-1640):

Akçeler Yenişehir ve San'a'da kesildi. Ayarları yüzde 75'e, kıratlan 1.4'e indirildi. 5.5 kırat vezninde, 4 akçe değerinde sikke kesildi ve bunlara "para" denildi.

Sultan İbrahim dönemi (164O-1648):

Akçeler Amid ve Kostantiniyye'de kesildi. Akçelerin vezin ve ayarları düşük olduğundan kuruş 125, altın 250 akçeye çıktı. Sikkeleri ıslah etmek için 1.4 kırat vezninde "akçe", 1 dirhem vezninde "onluk" ve yarım dirhem vezninde tuğralı 5 akçelik sikkelerle 3 akçe değerinde "para" denilen sikkeler kesildi. Böylelikle kuruş 80, altın 160 akçeye indi. Bu dönemden itibaren basılan tuğralı bütün sikkelere "el-muzaffer daima" ibaresi yazılmaya başlandı.

IV. Mehmed dönemi (1646-1687):

Bu dönemde İmparatorluk'ta büyük mali sıkıntı çekildi. Akçenin değerini düzeltmek için yapılan girişimlerden hiç biri olumlu bir sonuç vermedi. "Esedi" 10, "kuruş" 120 akçeye değiştiriliyordu. Halkın "meyhane akçesi", "çingene akçesi" adlarını taktığı kesik, kırık paralar sarraflar tarafından tartılarak alınıyordu. Akçenin vezni 1 kırata indi, ayar da yüzde 75'ten yüzde 50'ye düşürüldü. 1672'de bakırdan küçük bir para olan mangırın dört tanesi bir akçe değerindeydi.

II. Süleyman dönemi (1687-1691):

Bu dönemde "akçe sistemi" yerine "kuruş sistemi"ne geçildi. Halkın "İbrahim Çelebi" dediği ayarı düşük yaldızlı altın tedavüldeydi. Bunlardan ayarı yüksek olanlara iki damga, düşük olanlara tek damga vuruldu. İki damga vurulanlar iki, tek damga vurulanlar bir akçeye alındı. Damgasızlar tedavülden kaldırıldı. Halis 1 "kıyye" bakırdan 800 "mangır" ilk olarak bu dönemde kesilerek tedavüle sürüldü. İki mangır bir akçe ediyordu.

II.Mustafa dönemi (1695-1713):

Bu dönemde İstanbul Şerifi altını 300 akçe ediyordu. Yeni basınlanların da değerinin aynı olması kabul edildi. "Para" adı verilen sikke üç akçeye geçiyordu. Sefer sebebiyle "para"nın dört akçeye geçmesi, seferden sonra tekrar bir "para"nın üç akçe olması kararlaştırıldı.

III.Ahmed dönemi (1703-1730):

Bu dönemde tuğralı akçeler kesildi. 1 akçe 10 "para" değerindeydi. Bundan sonra kesilen sikkeler giderek değerlerini kaybetti ve tartılarak alınıp satılmaya başlandı. Bu dönemde aynca 16 akçeye geçen "Tümen" ve 40 akçeye geçen "Abbasi"ler de tedavüldeydi.

II. Mahmud dönemi (1808-1839):

Bu dönemde önce yüzde 90 ayarında gümüş akçe kesildi. Ancak, her yıl akçelerin vezni, ayarı ve büyüklüğü küçüldü. 1820 yılında akçeler artık küçüle küçüle neredeyse elle tutulamayacak hale geldi. Bu yıldan sonra Osmanlı İmpatorluğu'nda artı akçe kesilmemiştir.



AKINCILAR

Seri hareketlerinden dolayı, Osmanlı Türklerinin hafif süvari kuvvetlerine verilen addır.

Akıncılar iyi binici olan atlılardan meydana gelirdi. Akıncılar ya sınırdaki yerlerde veya sınıra yakın bölgelerde bulunurlar, yaz kış akın yaparlar; mal ve esir alırlar, düşmanın durumu, yollar ve düşman kuvveti hakkında önemli bilgi getirirlerdi.

Akıncıların hepsi de Türklerden seçilirdi. Babadan oğula geçmek üzere bir ocak da meydana getiren akıncılar, savaş zamanında ordunun keşif kolu hizmetini görürlerdi.

Akıncı kanunnamesi gereğince, bin akıncıya, bir binbaşı, yüz ere bir subaşı ve on ere de onbaşı komuta ederdi. Düşmanla karşılaştıklarında, belirli aralıklarla arka arka durarak takımlara ayrılırlar; hücum eden öndeki kısmın yardımına arkadakiler yetişirdi. Akıncıların hücumları çok ani ve sert olduğu için, düşman saflarını sarsarlar ve parçalarlardı.

Bir akının "akın" adını alabilmesi için, o saldırının mutlaka akıncı beyinin emri altındaki bütün kuvvetler ile yapılması gerekirdi. Eğer akıncı beyi akına bizzat gitmez ve akına gönderdiği kuvvet yüz ve yüzden fazla olursa, böyle akına "haramilik" adı verilirdi.

Akın kuvveti yüzden az olursa "çete" adını alırdı. Akın ve haramilik akınlarından elde edilen esirlerden, "pençik" adı verilen beşte bir resim alınırdı.

Akıncıların isimlerini, eşkallerini ve tımara sahip olanların tımarlarını gösteren düzenli defterleri vardı. Bu defterlerin biri devlet merkezindeki defterhanede, diğeri ise akıncıların bulundukları eyalet veya sancak kadılıklarında korunurdu.

Akıncı ocağına girenler bulundukları bölgede, kefil göstermek mecburiyetindeydiler. Maaşları yoktu ve vergiden muaf idiler. Akına çıktıkları zaman düşman sınırına kadar yiyecekleri temin edilirdi. Bundan sonraki ihtiyaçlarını kendileri elde ederlerdi.

Akıncılar, kılıç, kalkan, pala, mızrak ve bozdoğan gibi silahlar kullanırlardı.

Akıncı beyine akın emri, "çeribaşılar" tarafından bildirilirdi. Toplu olarak bir yerde bulunmayan akıncılar, Rumeli'nin çeşitli bölgelerinde kısım kısım akına hazır dururlardı. Her bölgenin beyi ayrı olup, bağlı bulundukları beylerin aile isimleri ile anılırlardı: Turhanlı akıncıları, Mihallı akıncıları ve Malkoçoğlu akıncıları... vb.

Akıncı kuvvetlerinin toplam nüfusu kesin olarak bilinmeyen Osmanlı akmcılığı, 1595 yılına kadar devam etti.

Devletin sınır kalelerindeki "Serhad Kulu" teşkilatına önem vermeye başlamasıyla, (1625'den sonra) akıncılar önemlerini iyice kaybettiler

HaSaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla
Seçenekler
Stil



Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 21:58 .



Powered by vBulletin Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0